| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Sorucevap

16 "tarih" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"tarih" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Mezopotamya

Mezopotamya, bugün Irak, doğu Suriye ve Güneydoğu Anadolu'yu (Türkiye) kapsayan coğrafi bölgeyi tarif eden bir isimdir. Mezopotamya Eski Yunanca'da "iki nehir arasındaki yer" demektir; μέσος ("arasında" ve πόταμος ("nehir". Kastedilen iki nehir Fırat ile Dicle'dir, zira bölge bu iki nehrin arasında kalır.

Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş Mezopotamya, birçok farklı kültür ve halkın karıştığı bir bölge olmuştur ve bu nedenle de medeni gelişime sahne olmuştur. Bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış bölgede birçok medeniyet gelişmiştir ve bu sebeplerden Medeniyet(ler) Beşiği olarak da anılmıştır. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir bölge değildir. Basit anlamda Yunan tarihçileri bu bölgeyi anmak için bu ismi anmışlardır.


Tarih


Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümerler, Akadlar, Persler, Babilliler ve Assurlular gibi. Bunların dışında daha birçok halk ve kavim Mezopotamya'da kök salmıştır.


Yazı Öncesi Dönemden Sümerlere


Son buz devrinin sonlarına doğru, hâlâ hüküm süren buzul veya buzul arası iklim koşullarından kaçmak için insanlar topluluklar halinde güneye doğru göç etmişlerdir. Bu dönemlere dair kuzey Irak'ta ve çevre bölgelerde çeşitli yerleşim alanları göze çarpar. Daha sonra iklimin tarım için uygun hale gelmesiyle kuru tarım başladığı gibi yerleşim birimleri de oluşmaya başlamıştır.

Güneydoğu Anadolu'da Çayönü (Diyarbakır, Türkiye) ve Göbekli Tepe (Şanlıurfa, Türkiye) gibi yerleşim yerleri Neolitik dönemde Mezopotamya'daki göze çarpan yerleşim bölgelerindir. Bunlara kuzey Irak'taki Cermo da eklenebilir. Bu yerleşimler dönemin kültürel ve teknolojik gelişimini anlamak için önemlidirler.

Tarım gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin ünlü yerleşim bölgelerine örnek olarak Samarra, Halaf ve Hasuna verilebilir. Bu dönemde her kent aynı zamanda ayrı bir kültürel tarz ortaya sunmaktaydı. Bu kentlerin ortak yönü konutların ortaya çıkışıdır. Yine de konutların mimari tarzı kentten kente değişiklik gösterir. MÖ 5500-MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya'da öne çıkan iki kültür kuzeyde Halaf kültürü ve güneyde Ubaid (Obeyd) kültürleridir.


Uruk döneminden bir heykelcik.Bölgenin bir sonraki evresi Uruk dönemi (MÖ 4000-MÖ 3100) olarak anılabilir. Bu dönemde güneydeki kentler büyük oranda gelişmiştir. Bu gelişmeler sadece kültürel planda değil aynı zamanda teknolojik plandadır da. Uruk kenti, dönemi karakterize eden kent olarak, çok önemli bir konumdadır. Sulu tarımın geliştiği bu dönemde, madencilik ve teknoloji dallarında da ortaya çıkan gelişmeler kentlerin genel durumunu yükseltmiştir. Uruk kentinin ünlü Mezopotamya kahramanı Gılgamış'ın evi olduğu da söylencelerde yer alır. Bu dönemde ticaret büyük oranda gelişmiştir ve Mezopotamya'nın o dönemde bilinen sınırları içeresinde yoğun bir ticaret ağı oluşmuştur. Ayrıca Anadolu ile yapılan ticaret, Anadolu halklarının kültürünü de Mezopotamya'ya, sınırlı anlamda da olsa, taşımıştır. Bu dönemin sonlarında yazı geliştirilmiş ve kayıt tutumu da başlamıştır. Bu dönemlerde ve daha sonra bir süre güneydeki gelişimlerin kuzeye geçmesi uzun zaman almıştır.


Sümerler


Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde Mezopotamya'da 18'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur zikredilebilir.

Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da
ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Son dönemlerde Sümerlerin baş tanrısı konumundaki Enlil'in tapınağı Nippur'da idi bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı.

MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akkadlar yükselişe geçmiştir.


Image



Bir Akkad kralının zafer anıtının parçası, MÖ 2300 dolaylarına ait.


Akkadlar


Akkadlar Sami kökenli bir topluluktur. Sümerler döneminde Mezopotamya'ya göçen bu topluluk Sümer kültürünü benimsemiştir. Sümerler sonrasında Mezopotamya'nın lideri konumuna gelen halk, Mezopotamya'daki medeni gelişimin öncüsü Akkadlar olmuştur. Ayrıca Akkadlar daha sonra Mezopotamya'da güçlü konuma ulaşacak yine Sami kökenli Asur ve Babil halklarına da öncülük etmişlerdir. Akkadlar, Sümerlerden farklı olarak kent krallıklarından ziyade Evren veya Dünya krallığı kavramını Mezopotamya'ya getirmiştir. Bölgenin merkezi bir idare eline geçmesi de ilk kez Akkadlar döneminde olmuştur.

Akkad hanedanının kurucusu kral Sargon'dur. Agade isimli bir başkent kuran Sargon kayıtlara göre 34 savaş yapmıştır. Yine de Sargon'a dair bilgilerde mitoloji ile gerçeklik karışıktır. Sargon'un torunu olan Akkad kralı Naram-Sin de dedesinin yolundan gitmiş birçok sefer yapmıştır. Fakat Naram-Sin'den sonra bölgedeki güç dengeleri değişmiş ve Akkadlar düşüşe geçmiştir. Kısa bir süre için de Zagros Dağlarından inen ve işgale başlayan Gutiler yönetimi ellerine geçirmişlerdir.


Üçüncü Ur Hanedanı


Akkadların yönetimindeki zayıflıklar nedeniyle, birçok kentin yönetici hanedanı yönetimi tekrar ellerine geçirmişlerdir. Bu kentlerden öne çıkanı Ur kenti ve yöneticisi 3. Ur Hanedanıdır. Hanedan Akkadların izinden giderek bütün bölgeyi kontrol altına almak istemiştir. Yaklaşık 100 yıl kadar (MÖ 2100-MÖ 2000) süren bir dönemde Ur kenti Mezopotamya'nın en büyük siyasi gücü olmuştur. Dönemlerinin sonu yoğun göçler ve çevre toplulukların saldırıları ile gelmiş ve yönetimleri zayıflamıştır. Ur Sülalesinin yönetiminin sonu aynı zamanda Sümerlerin Mezopotamya'daki yönetimlerinin sonu demektir. Daha sonra Sümer kökenli olmayan kavim ve sülaleler egemen olmuşlardır. Yine de bu dönem kültürel, dini ve mimari açıdan medeni gelişimi büyük oranda etkilemiştir.


Image



Hammurabi kanunnamesi....


Asur ve Babil


3. Ur Sülalesinin çöküşünden sonra kuzeyde büyük bir siyasi güç olarak Asur, güneyde ise din ve kültür merkezi olarak Babil öne çıkmıştır. Aynı zamanda 2. binyılın erken dönemlerinde bölgeye gelen Hurri ve Amurrular (veya Amoritler) bölgenin gerek nüfus gerekse kültürel yapısını büyük oranda etkilemiş, daha sonraki siyasi olaylara da etki etmiştirler.

2. binyılın başlarında yükselen kavimlerden biri Asurlardır. Özellikle oluşturdukları geniş ticaret ağı onların Mezopotamya kültürünü farklı bölgelere yaymasına ve farklı kültürleri de Mezopotamya'ya taşımasına neden olmuştur. Anadolu'ya yazının gelmesi de yine bu dönemdeki Asurlu tüccarlar sayesinde olmuştur.

Diğer yükselen kavim ise güneyli Babil'dir. Amurru kökenli olan Eski Babil sülalesi, 5. kral Hammurabi ile dönemin diğer krallıkları üzerinde egemenlik kurmuştur. Bu sıralarda Anadolu'da Eski Hitit Devleti fetihlere başlamış ve sonunda Hitit Kralı I. Murşili MÖ 1595 yılında Babil'i alarak Babilin egemenliğine son vermiştir.


III. Tiglatpileser'i gösteren rölyef. MÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinden. Louvre MüzesiDaha sonraki dönemlerde Kassitler öne çıkmış, Anadolu'daki Hititler güçlenmiş, Hurriler Mitannilerin önderliğinde yeni bir siyasi güç oluşturmuşlardır. Yaklaşık iki yüzyıl süren Mitanni-Hurri egemenliğinin zayıflaması Asurların yükselmesine olanak vermiş ve MÖ 13. yüzyılda Asur kralı I. Şalmaneser Mitanni-Hurri devletini sonlandırmış ve Asur egemenliğini kesin olarak başlatmıştır. Fakat bu Asur egemenliği de yoğun göç dalgaları sebebiyle zayıflamıştır. MÖ 9. yüzyılın başında kuzeyde Asur'un tekrar yükselmesine kadar bölge karışık bir dönem geçirmiştir. Bu zamana kadar Mezopotamya ve çevresinde birçok yeni devlet ve kavim ortaya çıkmıştı.

MÖ 9. yüzyıldan yaklaşık MÖ 5. yüzyıla kadar süren Asur yönetimine Yeni Asur Krallığı denmiştir. Bu dönemde yoğun bir yayılma politikası benimsenmiş, her kral sayısız sefer yapmıştır. Yine de güney Mezopotamya'da Babil egemenliğini korumuştur. Babil dışında Urartular ve Medler de bağımsız birer güç olarak konumlarını korumuşlardır.

Bir dönem Asur zayıflasa da III. Tiglatpileser ile tekrar yükselmeye başlamış Urartu kralını yenmiş ve yayılma politikasıyla diğer önemli güçleri, Babil ve Medleri, rahatsız etmiştir. II. Sargon ve sonrasında Asur'un konumu daha da yükselmiş; Asur birçok krallığı egemenliği altına aldığı gibi Mısır'a yapılan büyük seferlerle Mısır'ı da yağmalamıştır. Yeni Asur Krallığı'nın en geniş olduğu dönemde Medler ve Babilliler, İskitlerle birleşerek Asur'a savaş açmış ve sonunda Asur'un yıkılmasına neden olmuştur.

Yeni Asur Krallığı sonrası dönemde Babil yükselişe geçmiş ve Yeni Babil olarak anılan bir dönem başlamıştır. Yeni Babil, Asur'un bütün topraklarına egemen olduğu gibi çevre krallıklara birçok sefer düzenlemiştirler. Bu sıralarda Medler Urartu devletine son vermiştirler. MÖ 539 yılında Perslerin Babil'i ele geçirmesiyle Yeni Babil son bulmuştur. Bu dönem ve sonrasında Persler tüm Mezopotamya'yı egemenlikleri altına almıştırlar.


Image


III. Tiglatpileser'i gösteren rölyef. MÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinden...


Sonraki Dönemlerde Mezopotamya


Mezopotamya Büyük İskender'in Persleri egemenliği altına alışına kadar Perslerin egemenliği altında olmuştur. Daha sonra bir süre Pers imparatorluklarının egemenliği altında kalmış, daha sonra Romalılar kuzeybatı bölümünü egemenlikleri altına almışlardır. Pers Sasani İmparatorluğu döneminde egemenlikleri altındaki Mezopotamya'nın büyük kısmı Del-i Iranşahr yani "İran'ın Kalbi" olarak anılmaya başlanır ve başkent Mezopotamya'da yer alır. MS 7. yüzyılın erken dönemlerinde Arap halifeleri Şam'ı kontrol altına alır ve zaman içinde Mezopotamya Arapların egemenliği altında tekrar birleşir. Yine de bu dönemde iki vilayet şeklinde idare edilir: kuzeyde Musul başkent, güneyde Bağdat başkenttir ki Bağdat daha sonra hilafetin de başkenti olur ve 1258 yılına kadar böyle kalır. 1508-1534 arasında Safaviler kısa bir dönem için Mezopotamya'yı kontrolleri altına alsalar da 1535'te Osmanlılar (Türkler) Bağdat'ı egemenlikleri altına alırlar. Osmanlı Devleti'nin egemenliği sırasında Mezopotamya üç vilayete ayrılarak idare edilir: Musul, Bağdat ve Basra. 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Mezopotamya kısa bir süre için İngilizlerin yönetimine geçer ve İngilizler bugünkü Suriye ve Irak'ı bir Haşimi yöneticiye bağlı bir devlet olarak kurar. 1920'de İngilizler tarafından Irak ulus devleti kurulur ki bugünkü Irak sınırlarının yanı sıra bugünkü Kuveyt de sınırlara dahildir. Daha sonra 1961 yılında Kuveyt bağımsızlığını ilan eder.


Yazının Gelişimi


İlk yazı denemeleri piktogramlardan geliştirilmiştir. Bunlar hikayeleri, tarihi ve bazı olayları anlatan tabletlere çizilmiş resimlerdir. Daha sonraları farklı harfler için farklı işaretler geliştirmeye başlarlar ki buna çivi yazısı denmiştir. Bu yeni yazı türü kısa sürede yaygınlaşır ve piktogramlardan daha fazla kullanılmaya başlar. Harfler, kil tabletler üzerine oyulurdu.


Matematik, Tıp ve Astronomi


Mezopotamyalılar iki sayı sistemine sahipti. Sümerler, zamanı altmış dakikalık saatlerde ölçen ilk insanlardır ve haftada yedi günlük bir takvim de oluşturmuşlardır. Babilli astronomlar gündönümü ve tutulmaları hesaplayabiliyorlardı. Astronominin gelişimi din ve mitoloji ile iç içedir zira insanlar astronominin bir amacı olduğuna inanıyorlar ve ona bazı dini veya mistik unsurlar yüklüyorlardı. Örneğin tutulmalar kötüye işaretti. Her ne kadar anatomi ve tıp konusunda bilgileri olmasa da tıbbi tanı listeleri oluşturmuşlar, hastalıkları gözlemlemişlerdir.


Mezopotamya Halkları ve Dilleri



Mezopotamya büyük oranda göç almış, birçok kavme ev sahipliği yapmıştır. Fakat göç eden toplulukların çoğu var olan Mezopotamya kültürünü benimsemiş, ayrı bir kültür veya dil olarak barınamamıştır. Bu nedenle Mezopotamya'da var olmuş çoğu halkın, yazılı kayıtlar sayesinde, sadece isimleri bilinmektedir. Bunlara Guti, Amurru (Amorit), Kassit gibi halklar örnek olarak verilebilir.

Bugüne ulaşan çivi yazılı kayıtlar, tabletler sayesinde Mezopotamya'nın en yaygın dillerinin Sümerce ve Akadca olduğu söylenebilir. Bunlardan Sümerce Hint-Avrupa ve Sami kökenli bir dil değildir. Bazı özelliklerinin Ural-Altay grubu dillerle benzerlik gösterdiği düşünülmüştür. Yapılan çalışmalarla Sümerce ve Türkçede ortak olan birçok söz tespit edilmiştir (dingir-tengri, kabkagag-kap kacak gibi). Bugün Sümerce bu dil gruplarından ayrı bir dil olarak ele alınır. Akadca ise, Sami kökenli Akadların dilidir ve Sami kökenlidir. Daha sonraki dönemlerde kullanılan Babilce ve Asurca da Sami kökenli dillerdir.

Bunların dışında Hurrilerin Mezopotamya'ya girişi ve daha sonra Mitannilerin liderliğinde önemli bir siyasi konuma gelmeleriyle Hurrice de, en azından bir dönem için, Mezopotamya'nın önemli dillerinden biri sayılmıştır. Hurriceye dair pek bilgi yoktur yine de Urartuca ile aynı kökenden geldiği bilinmektedir.

Sümerce gibi diğer dillerden farklı özellikler taşıyan bir Mezopotamya dili de Elamca'dır.


Din ve Mitoloji


Antik Mezopotamya dini, kayıtları bilinen en eski dindir. Antik Mezopotamya dininin temelleri Erken Sümer Hanedanları tarafından atılmış, daha sonra oluşan uygarlıklar ve bölgeye yerleşen kavimler bu dini yapıyı benimsemiştirler. Her ne kadar bölgenin bölümleri arasında farklılık gözlense de temel dini figürler, destanlar ve inanışlar aynı kalmıştır.

Sümerce "evren" sözcüğü an-ki'dir. Bu tanrı An (veya Anu) ve tanrıça Ki'yi işaret eder. Bu çiftin çocuğu Enlil, hava tanrısıdır ve zamanla Sümerlerin ve daha sonraki kavimlerin baş tanrısı olmuştur.

Destanlar çoğu zaman hem tarihi, hem de dini/mitolojik öğeler taşımaktaydı. Yine tarihi kayıtlarda da dini ve mitolojik unsurlara rastlanır; örneğin kral listelerinde mitolojik unsurlarla gerçekler karışık biçimdedir. Daha sonraları ortaya çıkan birçok dinde de geçen ve araştırmacılarca Mezopotamya kaynaklı olduğu düşünülen anlatılara "Tufan" ve "Yaratılış" örnek olarak verilebilir.

Mezopotamya mitolojisi Sümer, Akad, Asur ve Babil odaklı olmakla beraber bölgeyi etkilemiş sayısız halkın mitolojilerinden yoğun biçimde etkilenmiştir. Politeistik bir din olan Mezopotamya dininin tanrı ve tanrıçaları zaman içinde isim değiştirse de özellikleri genelde aynı kalmıştır. Bazı önemli tanrı ve tanrıçalar şunlardır:

An, Sümer gök tanrısı daha sonraları Anu olarak anılmaya başlanır. Ki ile evlidir fakat diğer Mezopotamya dinlerinde Uraš olarak anılan bir eşi vardır.

Marduk, Babil'in baş tanrısı.
Gula veya diğer bölgelerde Ninişina, şifa tanrıçasıydı. Birisi hastalandığında şifa için ona dua edilirdi.
Nanna (bazı bölgelerde Suen, Nanna-Suen veya Sin), ay tanrısı. Enlil'in çocuklarındandı.
Utu (Šamaš veya Sahamaş), güneş tanrısı.
İştar, Asurlu aşk ve cinsellik tanrıçası. Sümer tanrıçası İnanna'dan köken aldığı düşünülür.
Enlil, Mezopotamya dininin en güçlü tanrısı olarak görülürdü. Karısı Ninlil çocukları ise: İnanna, Iškur, Nanna-Suen, Nergal, Ninurta, Pabilsag, Nuşu, Utu, Uraš Zababa ve Ennungi.
Nabu, yazı ve bilgelik tanrısı.
Ninurta, Sümer savaş tanrısı.


Image


Zigguratlar

Zigguratlar Mezopotamya'da yapılmış olan büyük tapınaklardır. Kil ve balçıktan yapılan zigguratlar çok yüksek yapılardı.

Ayasofya'nın Mucizeleri

Kalp hastalığını iyileştiren su, unutkanlıkları iyi eden yer, türlü hastalığa deva delikli direk, paskalya geceleri ortaya çıkan yumurta kabukları, geceleri içeride dolaşan ışıklar, Nuh'un gemisinin tahtalarıyla yapıldığı söylenen kapılar ve daha birçok açıklanamayan olay...

921 YIL KİLİSE, 481 yıl da cami olarak hizmet gören Ayasofya, gerçekten çok etkin bir bina. İçeri girildiğinde insan ister istemez yüzyılların ağırlığını hissediyor. Bu dev yapı büyüklük yönünden Dünya'da dördüncü, kubbe yüksekliği yönündense beşincidir.

Yüzyıllarca Hıristiyan Ortodoks Kilisesi' nin yönetim merkezi olan Ayasofya'ya Osmanlılarda çok önem verdiler. Bu önem onun maddi ve manevi varlığını büyüttü. Çeşitli mitler, öyküler, inançlar üst üste yığıldı.

Gerçi, Dünya'nın birçok yerindeki ünlü ibadethanelerin kendilerine göre mitleri vardır. Yapım zamanlarının eskiliğine göre, çeşitli garip inançların hedefi olmuşlardır. Fakat Ayasofya'nın bu alandaki ünü çok fazla. Onun her yanı garip öykülerle dolu...

Maketini arılar yaptı


Ayasofya birçok kereler yapıldı ve yıkıldı. En son yıkılışı da Bizans tarihinde geçen Nika isyanı sırasında oldu. M.S. 532 yılındaki bu isyan sırasında Ayasofya tamamen yandı.

Bizans İmparatoru Justinyanus kiliseyi yeniden yaptırmaya karar verdi. Yapacak mimarı bir türlü bulamadı. O günlerde çok ilginç bir olay oldu. Bir dini ayin sırasında elindeki kutsal ekmekçiği bir arı kapıp kaçtı. İmparator arının saklandığı peteği bulup getirene ödüller vaat etti. Sonunda birisi bulup getirdi. Hayretle gördüler ki, petek mabet maketi şeklindeydi. Mabedin mihrap yerinde de kutsal ekmek duruyordu.

Beyazlı delikanlının getirdiği altın

Sonra yapım başladı. Sıra kubbeye geldiğinde para bitmişti ve durmak zorunda kaldılar. İşte tam bu sırada, beyazlar giymiş bir delikanlı ortaya çıktı. Beraberinde çuvallarla yüklü katırlar da getirmişti. Delikanlıyı, İmparator Justinyanus'un huzuruna çıkardılar. İmparator çuvalların içindeki altını görünce, şaşkınlığını gizleyemedi.

Justinyanus buna çok sevindi. Olayı yakınlarına anlattı. Fakat tılsım bozuldu. Beyazlı delikanlı bir daha görünmedi

Mimar kaçıyor

Duvarlar kubbe seviyesine gelince bu defa, mimarbaşı ortadan yok oldu. Roma'ya kaçtığını öğrendiler. 7 yıl sonra mimar, Roma'daki işini de yarım bırakıp tekrar İstanbul'a döndü. İmparator, mimarbaşını görünce çok kızdı. Fakat mimarbaşı ona şöyle dedi:"Bu koca yapının temelinin çok sağlam olması gerekir, eğer kalsaydım acele ettirecektiniz ve yapının sağlamlığı tehlikeye düşecekti."

Ayasofya'nın yapımı, 40 yıl sürdü. Büyük kubbenin üzerine altın bir haç takıldı. Bu haç o zamanlar öyle parlaktı ki, güneş vurunca, ışığı Alemdağ'dan,hatta Istranca Dağlanrından dahi görülüyordu.
Yılanlar imparatoriçenin cesedini yiyorlar

Justinyanus'un karısı İmparatoriçe Thedora,

güzelliğinden başka bir şey düşünmeyen çok günahkâr bir kadındı. Ölünce yılanların kendisini yiyeceklerinden çok korkuyordu. Bu nedenle kurşun bir lahit yaptırdı ve kilisenin büyük kapısı üzerine gömülmesini emretti.

Ancak efsaneye göre iki yılan, lahitte delikler açarak içeri girdiler ve cesedi yediler. Şimdi Ayasofya'nın giriş kapısı üzerinde görülen delikler yılanların açtığı delikler olarak kabul edilir.

Terleyen direk

Ayasofya'nın kıble tarafındaki kapılarından soldan sayılınca sonuncusunun iç tarafında bir mermer sütun var. Bu sütunun en büyük özelliği kış ve yaz nemli olması. Bu yüzden bu sütuna "terleyen direk" deniyor. Sütunun zemininden başlayarak bir buçuk metrelik bir kısmı bakır plakalarla kaplı.

İnanca göre sürekli baş ağrısı çekenleri, sindirim sistemi hastalıkları olanları ve sıtmaya tutulanları bu direk tedavi ediyor. Önce iki rekât namaz kılınıyor, sonra hasta avuçlarını önce bakır plakalara sonra da yüzüne sürüyor. Bu hareket üç kez tekrarlanınca hastalıklar iyi oluyor...

Ayrıca elleri çok terleyen kimselerin, direğin üzerinde bulunan deliğe parmaklarını soktukları ve artık ellerinin terlemediği birçok defalar görülmüş...

Terlemenin nedeni...

İnanca göre, Ayasofya'nın büyük bir kubbesi bir depremde yıkılınca, 300 rahip Mekke'ye gitmişler ve orada zemzem suyundan almışlar, bunu Mekke toprağı ile karıştırıp,bu sütunun altına harç olarak koymuşlar. Sütunun bu yüzden "terlediğine"inanılıyor.

Bir başka inanca göre de Hızır Peygamber, parmağım Ayasofya'daki deliğe sokmuş ve binayı Mekke'ye yöneltmiş yani kıbleye çevirmiş.

Terleyen direğin ya da diğer adıyla ağlayan direğin öyküsü, görüldüğü kadarıyla Osmanlı döneminde ortaya çıkmış. İslam inançlarıyla beslenmiş.

Sütunun yapısının gözenekli olduğu ve kılcal damarlar yoluyla temeldeki suyıK emdiği ve bu yü zden terlediği, en geçerli bilimsel açıklamalardan biri. Ama acaba neden sadece bu direği gözenekli taştan yapmışlar? Bu soru cevapsız kalıyor...

Kuyudaki şifalı su

Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasında bir kuyu var. Eskiden bu kuyu kalp hastalığına tutulanların sık sık geldikleri bir yerdi. Bunlar üç cumartesi art arda aç karnına buraya geli}, sabah namazını kılar ve bu sudan içerlerdi.

Bu gelenek cami müze haline getirilene kadar sürdü. Kuyunun üzerinde yaklaşık 50 santim çapında, demir bir kapak var. 7 metrelik bir çubuk sarkıtıldığında dibine ulaşılamıyor. Su hâlâ mevcut, tadı tatlımsı ve mineralli.

Bu suyun ne tür bir bir bileşim taşıdığının, incelenmesi gerekir. Yüzyıllardır orada durduğuna göre acaba bozulmuş mudur? Sonra niçin kalp hastalığına iyi geliyor? Bu da düşündürüyor. Yoksa suyun bir özelliği mi var? Bu soruların cevaplarını, devletin yetkili kurumlarına bırakıyoruz.

Geçenlerde bilim dünyası çikolatanın içinde bulunan bir maddenin hormonal etki yaptığını açıkladı. Ama bu etki özellikle, aşk yüzünden kalbi kırılanların üzerinde görülüyormuş. Demek ki, bu madde,beyinde aşırı üzüntü yaratan merkezi etkiliyor. Ayasofya' daki kuyunun şifalı suyunun da böyle bir özelliği neden olmasın!



Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasındaki kuyunun ağzı (üstde). Eskiden kalp hastaları, gelip bu kuyudan su içerler ve iyileşirlermiş. Ayasofya'nın ihtişamlı kubbesinin içeriden görünümü (altta).


"Tabuta dokunursanız, Ayasofya yıkılır"


Ayasofya'nın orta kıble kapısı üzerinde bir tabut var. Sarı pirinçten yapılmış bu tabutta Kraliçe Sofya yatıyor.

Yalnız bir tehlike var, "Bu tabuta sakın dokunmayın" deniyor. Çünkü tabuta el sürü-lürse-jbüyük bir gürültü başlıyor ve tüm bina sallanmaya başlıyormuş.

Kubbenin dört tarafında birer melek resmi var. Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail'dir. Bu melekler kanatlarını açmış bir biçimde çizilmişler. İnanca göre Azrail, imparatorların ölümlerini, Mikail düşman saldırılarını, Cebrail ve İsrafil ise olacak olayları haber veriyor.

İnananlar, tabut ile bu melekler arasında bir ilişki kuruyorlar... Tabutun koruyuculuğunu da üstlenen melekler, ona dokunulmasına izin vermiyorlarmış.



Esrarengiz kapılar

Ayasofya'nın güney tarafında ufak ve dar bir koridorun ucunda örülmüş bir kapı var. Buna "açılmaz kapı" deniyor. Anlatılanlara göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul'a girdiğinde Rum Ortodoks Patriği yanındakilerle bu kapının önünde dua ediyormuş.

Osmanlı ordusu kiliseye girince, Patrik bu kapıdan kaçıp kaybolmuş ve kapı bir daha açılmamış. Her paskalyada bu kapının önünde" kırmızı yumurta kabukları" ortaya çıkarmış...

Bir de "Kapanmaz Kapı" miti var. Fetih günü, Fatih'in ordusundan biri bu kapıya öyle bir vuruş vurmuş ki, kapı yere gömülmüş ve bir daha asla açılmamış


İmparatoriçe Thedora'nın gömüldüğü lahit (üstte). Deliklerden 2 yılanın girip, Thedora'nın cesedini yediği kabul ediliyor. Ayasofya'nın içinden bir başka görünüm (altta)



Pençe nişanı


Binanın güneydoğusundaki kubbeyi tutan fil ayağının bir yüzünde 6 metre yükseklikte ele benzeyen bir iz var. Kuşaktan kuşağa anlatılanlara göre, fetih günü, Fatih Sultan Mehmet'in atı ürkmüş, Sultan eliyle bu kemere tutunmuş. Atı ise sütunun kaidesini zedelemiş. Buraya kadar bir şey yok. Ama pençe izinin yerden 6 metre yükseklikte olduğu ve bu yüksekliğe, hiçbir atın erişemeyeceği düşünülürse, olayın esrarı bir anda ortaya çıkıveriyor


Gizli ayin


Bir başka olay Kanuni Sultan Süleyman döneminden. Gece bir derviş grubu camiye ibadet etmek için geliyormuş. Uzaktan Ayasofya' nın bütün ışıklarının yandığını görmüşler, içeriden ilahi sesleri geliyormuş.

Dervişler korkup içeri girmemişler, olay padişaha iletilmiş. Kanuni adamlarıyla bizzat gelmiş ve dışarıdan olayı aynen görmüş. Sonra içeri girilmesini emretmiş ama içeri girenler kimseyi bulamamışlar. Her yer kapkaranlıkmış. Bu da Ayasofya'nın, halk deyişiyle, pek tekin bir yer olmadığına işaret eden bir efsane...



Ayasofya'nın mucizelerinin sonu gelmiyor

Büyük kıble kapısının kanatlarının Nuh'un gemisinin tahtalarından yapıldığı bir diğer inanç. Eskiden deniz seferine çıkılmadan önce, yolcular bu kapıya gelir, dua eder ve Hz. Nuh'tan yardım dilerlermiş...

Alıntıdır...

Anadolu Selçuklu Mimarisi

 
ANADOLU SELÇUKLU MİMARİSİ


1071 Malazgirt Savaşından sonra tümüyle Türklere açılan Anadoluda, 13. yüzyılın sonuna kadar süren bir dönemin sanatına verilen genel isim, Selçuklu Çağı Sanatdır

Önce ıznik, sonra Konyayı başkent yapan Anadolu Selçuklularının ikinci derecede merkezleri Kayseri ve Sivas ile çevreleri olmuştur.

Özellikle 12. yüzyıl boyunca, batıda Bizans ile ilişkilerini ve Haçlı seferlerine karış mücadelesini sürdüren Anadolu Selçukluları, taht kavgalarını da çözümlemek zorunda kalmış, yoğun bir siyasal ortamda yaşamıştır. Bu süre içinde, özellikle doğu ve güneydoğu Anadoluda ılk Türk Devletleri, zaman zaman Anadolu Selçuklu Sultanlığını veya ıran ve Suriye Selçuklularının yüksek egemenliğini tanıyarak, erken dönemin mimarlık ürünlerini vermeye başlamışlardır. Bunlar arasında Sivas, Kayseri, Malatya çevresinde 1071-1174 arasında Danişmentliler; Hasankeyf, Mardin, sonra Diyarbakır merkezleri ve Harputda 1101-1312 arasında Artuklular; Erzurumda 1081-1202 arasında Saltuklular; Erzincan, Kemah, şebinkarahisar, Divrik merkezlerinde 1171-1252 arasında Mengücüklüler Anadolu Türk Mimarlığının şekillenmesinde, erken dönemin önemli denemelerini ortaya koymuşlardır.

Anadolu Türk Mimarlığının genel karakterini kesme taş malzeme, taş işçiliğine dayanan süsleme ve yalın bir mekân etkisi meydana getirir. Tuğla, sırlı tuğla, mozaik çini ve bazen de alçı genellikle süsleme malzemesi olarak kullanılmış, çok az örnekte, Büyük Selçuklu mimarlığının genel karakteri olan tuğla malzeme, süsleme amacı dışında, yapı malzemesi olarak da ele alınmıştır.

Anadolu Selçuklu çağı mimarlığının diğer bir özelliğini de cepheler ve ışıklandırma meydana getirmektedir. Dışa açık geniş pencere düzeni, özellikle erken dönemde, görülmemektedir. Bunun yerine, üst hizalarda yer alan tepe pencereleri ile yapıların ortalarında, örtüde meydana getirilen açıklıklar ışıklandırmayı sağlamaktadır. Bu orta açıklıkların, her tip yapıda, iç avlunun geleneğini yaşattığı düşünülebilir.

Cephelerde taç kapılar genel bir özelliktir. Çoğunlukla mukarnaslı niş biçimindeki kemerli kapılar, birkaç sıra ve çeşitli taş işçiliği gösteren bordürlerle çerçeve içine alınmıştır.

Cephelerde, taç kapıların iki yanında veya cepheyi sınırlayacak biçimde iki yanda, minareler, bazı merkezlerde, özellikle 13.yy.ın ortasından itibaren yaygınlaşmıştır.

Plan ve form tasarımı bakımından yapı tiplerinin kendi içlerinde belli bir gelişimini izlemek mümkündür. Bu bakımdan yapı tiplerini ele alarak, genel karakterini belirlemek mümkündür.

Selçuklu çağı Anadolu Türk Mimarlığında, günümüze ulaşabilen anıt niteliğindeki mimarlık ürünlerinin büyük kısmı dini mimarlık örnekleridir. Camiler bunların en ilgi çekicileridir. Dini eğitim yanında, din dışı eğitim de yapılan ve çağının yüksek öğretim kurumları olan medreseler, ikinci bir gurubu meydana getirirler. Mezar anıtlarının da, Anadoluda ilgi çekici bir gelişmesi vardır. Kervansaraylar ise en gelişmiş biçimiyle Anadoluda Selçuklu çağında ortaya çıkmış olan Ortaçagın önemli mimarlık örnekleridir ve yüzden fazla sağlam örneği Anadoluda günümüze ulaşabilmiştir. Selçuklu dönemi Anadolu Saray ve Köıkleri, son yıllardaki kazılarla aydınlatılmış, geniş alanlara yayılmış yapı toplulukları olarak dikkati çekerler. Özellikle çini süslemeleri şaşırtıcı detay zenginliği göstermesi bakımından ilgi çeker. Bu çinilerdeki figürlerle birlikte, her tip yapıda rastlanan taş kabarta figür detayları Selçuklu çağı Anadolu Türk mimarlığının diğer bir ilgi çekici yönünü meydana getirir.

Camilerde; Güneydoğu Anadolu başta olmak üzere erken dönem Anadolu Türk mimarlığında, şam Emeviye Camiinin modelini tekrarlayan Diyarbakır Ulu Camii günümüze ulaşabilen en erken örnek olmaktadır. Geniş bir avlunun güneyinde enine gelişen çok direkli ana mekân, tasarımın aslını meydana getirir. Siirt ve Bitlis Ulu Camilerinde de zamanla aynı biçime ulaşılmış olduğu gözlenir. Enine gelişen bir ana mekânın ortasında ve mihrap önünde kubbenin yer aldığı plan tasarımı ise Artuklu camilerinde ortaya çıkar ve yerleşir. Silvan ve Mardin camilerinden sonra, Kızıltepe Ulu Camii bu tipin en gelişmiş örneğidir. Buna karışlık, Danişmentli camilerinde, çok ayaklı ana mekân, mihrap önünde kubbe motifini vazgeçilmez biçimde kullanmakla birlikte, mekân enine gelişmeyi bir yana bırakmakta, kuzeydeki geniş avlu, yerini ana mekânın ortasına, merkeze alınmış iç avluya bırakmaktadır. Çoğunlukla üzeri açık bırakılan veya camekânla örtülen bu iç avlu aynı zamanda ışıklandırmaya da yaramaktadır.

ılk Türk Beyliklerinin ve Anadolu Selçuklularının camilerinde Artukluların enine gelişen tasarımı dışında, genellikle mihrap önünde kubbeli bölümün yer aldığı, çok ayaklı bir düzen gözlenmektedir. Ancak, orta açıklık veya bunu yaşatan camekân toplayıcı olmakta, çok az örnekte, doğrudan dikine bir gelişme gözlenmektedir. Özellikle mihrap duvarı yönünde enine bir gelişme, gerek örtüde, gerekse alt bölümde mutlaka yapıya egemen olmakta, mihrap önü kubbesiyle de bu durum vurgulanmaktadır.

Geniş orta avlusu, tuğlanın da kullanıldığı malzemesi ve genel plan tasarımı ile ıran Büyük Selçuklu camilerini andıran Malatya Ulu Camii tek örnek olarak kalmaktadır. Malatyalı mimarı bilinen bu yapı, Anadolu Selçuklu çağı mimarlarının ırandaki Büyük Selçuklu mimarlığına yabancı olmadıklarını, ancak, Anadoluda yeni bir tasarımı gerçekleştirmek için çalıştıklarını kanıtlayan güzel bir örnektir. Bu çabalar, Beylikler ve Osmanlı dönemi mimarlığının temellerini atacaktır.

Cami ile Medresenin birleştirilerek ele alındığı bir mimari tasarıma Kayseride Danişmentli döneminden Kölük Camiinde, sonra da Selçuklu döneminden Hacı Kılıç Cami-medresesinde rastlanmaktadır. Bu çaba, Amasyada Gök Medrese-Camii gibi ilgi çekici denemelerden sonra, Osmanlı mimarlığında, medresenin caminin avlusunda yer almasıyla sonuçlanacaktır. Anadolu Selçuklu Camilerinin önemlilerini Konya Alaeddin Camii, Niğde Alaeddin Camii, Malatya Ulu Camii, Kayseri Huand Hatun Camii, Bünyan, Sinop, Develi Ulu Camileri gibi örneklerle çoğaltmak mümkündür.

Bu dönemin önemli bir tipini de ağaç direkli camiler oluşturur. Ağaç direkler üzerinde düz damlı bu yapılarda diğer camilerin tasarımını detaylarda yakalamak mümkündür. Özellikle ortada açıklık-ışıklık bölümleriyle, ağaç işçiliği örnekleriyle dikkati çekici yapılardır. Afyon, Sivrihisar, Ankara Arslanhane, Beyşehir Eşrefoğlu Camileri bunların önemli örnekleridir. Beyşehir örneğinde, tuğladan mihrap önü kubbesi heriki tipin kaynaştırıldığı bir örneği meydana getirmektedir.

13.yy. içinde, özellikle Konya ve çevresinde örnekleri görülen tek kubbeli küçük ölçüdeki mescitler, hazırlık mekânlarıyla dikkati çeker.

Bu gelişme, küçük denemeler biçiminde, Beylikler ve Osmanlı dönemi mimarlığının son cemaat yerleri bulunan tek kubbeli camilerinin tasarımını hazırlayan bir temel olarak görülebilir.

Medreselerde; Anadolu Türk Mimarlığında, iki başlıca tip medresenin paralel bir gelişme içinde 13.yy.ın sonuna kadar yapıldığı görülmektedir. Bunlardan birincisi, tek ya da iki katlı olmakla birlikte, eyvanlı bir orta avlu düzenine dayanmaktadır. Eyvan sayısı tek, iki, üç ya da dört olabilmekte, avlu da revaklı ya da revaksız olabilmektedir. Avlu çevresinde eyvanlardan artan bölümlerde hücreler bulunmaktadır. Çoğunlukla taç kapılarının süslemeleri, eyvanlarının kaplamaları ile dikkati çeken bu yapılarda genellikle köşe odaları kubbeli olmakta, bazen de kapalı bir mescit ve türbe yer almaktadır. Bu tip yapılara genelde avlulu medreseler adı verilmektedir. Aynı biçimde tasarlanmış fakat ortadaki avlusunun üzeri kubbe ile örtülü olan medreselere de genelde kubbeli medreseler adı verilmektedir. Bunların bir bölümünün gözlemevi olduğu anlaşılmaktadır.

Avlulu medreseler grubunun ilk örnekleri Artuklu yapısı olarak Mardin ve Diyarbakırda karışmıza çıkmaktadır. Oldukça gelişmiş iki katlı bu örneklerden sonra, Kayseri’de Çifte Medrese ile Sivas Keykâvus medreseleri 13.yy. ın başında iki değişik uygulama olarak dikkati çekmektedir. Herikisi de tıp medresesi ve hastahanesi olarak bitişik iki yapıdan meydana gelen bu örnekler, türbeleri, figürlü kabartmaları ve boyutlarıyla dikkati çekerler. Konyada Sırçalı Medrese, Akşehir Taş Medrese, Kayseri Huand ve diğerleri gibi örneklerden sonra Sivasda 1271de yapılan üç medrese, bu tipin en güzel örnekleridir. Sivas Gök Medrese, Sivas Çifte Minareli Medrese, Sivas Buruciye Medresesi, Erzurum Çifte Minareli Medresede toplanan özellikleri hazırlayan örneklerdir.

Kubbeli Medreselerin ilk örnekleri ise 12.yy.ın ortalarında Danişmentlilerin Tokat ve Niksar Yağıbasan medreseleriyle başlar. Mengücüklülerin Divriği Ulu Camiine bitişik Turan Melik ıifahanesinde değişik bir örneği görülür. Selçuklu kapalı veya kubbeli medreseleri ise Isparta Atabeydeki Ertokuş Medresesiyle Afyon Boyalıköy Medresesi örneklerinden sonra, Konyada iki muhteşem uygulama ile karışmıza çıkar. 1251 yılından Karatay Medresesi, dengeli ve simetrik planlı, mermer taç kapısı, ortadaki geniş kubbesiyle kendini belli eder. Kubbenin içi ve ana eyvanı zengin çini mozaik süsleme ile kaplıdır. 1260-65 den Sahip Atanın mimar Kölük bin Abdullaha yaptırdığı Konya ınce Minareli Medrese ise, aynı plan şemasını aşağı yukarı tekrarlayan, iç mekânda, sırlı tuğlanın hafif kullanıldığı bir yapıdır. Buna karışlık cephesinde yüksek ve dikkati çekici, yüksek kabartma taş işçiliğine sahip taç kapısı, bütün sanat tarihçilerinin dikkatlerini üzerinde toplamıştır. Bitişiğindeki tek kubbeli ve dışa açık mesciti birleştiren uzun ve çift şerefeli yivli minaresinin büyük kısmı depremde yıkılmıştır. Çayda Taş Medrese, Kırşehir Caca Bey Medresesi, bu dönemden diğer kubbeli medrese örnekleridir.

Kayseride Huand Hatun, Konya’da Sahip Ata gibi külliye olarak yapılan yapılarda, hamam, türbe, hanikâh gibi çeşitli fonksiyonlardaki yapılar, cami ve medrese ile birlikte topluca ele alınmaktadır.

Mezar Anıtlarında; Bir bölümü özellikle medreselerle birlikte veya camilere bitişik olarak yapılan Anadolu Selçuklu çağı mezar anıtları da medreseler gibi iki ana tipte incelenir. Türbeler ve Kümbetler. Türbeler, genellikle kare veya çokgen gövdeye sahip, çoğunlukla kubbe ile örtülü mezar anıtlarıdır. Kümbetler ise, aynı biçimdeki gövdelerinin üstündeki kubbeleri piramit ya da koni biçimi bir külâhla örtülü, altında da mumyalık adı verilen ölü gömme odasının bulunduğu bir yapı tipidir. Bu çok genel tarifler, form olarak yapıları birbirinden ayırmak için kullanılmaktadır. Türbelerin Anadoluda bir de özel tipi Eyvan biçimi türbeler olarak karışmıza çıkmaktadır.

XII.yy.dan Danişmentli, Mengücüklü, Saltuklu Kümbetleri Anadolu Selçuklu Kümbetlerini hazırlayan örnekler olmuşlardır. Artuklularda ise, tek başına türbe veya kümbete rastlanmamıştır.

Selçuklu Sultanlarından çoğunun gömülü olduğu on kenarlı bir kümbet biçimindeki mezar anıtı Konya Alaeddin Camii avlusundaki II. Kılıçarslan Kümbetidir. Bir diğer Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus ise, Sivasdaki medresesinin güney eyvanında gömülüdür ve üzerine tuğladan on kenarlı bir kümbet yapılmıştır. Medrese ve camilere bağlı çeşitli türbe ve kümbetlerden başka ilgi çekici bir mezar anıtı, Tercanda Mama Hatun Kümbetidir. 13.yy. başlarında Ahlatlı bir ustanın kitabesini taşıyan mezar anıtı, daire biçiminde bir çevre duvarı ile kuşatılmış, ilgi çekici taç kapıya sahiptir. Bu çevre duvarının ortasında ise dilimli gövde ve külâha sahip kümbet yer almaktadır. Kayseride Döner Kümbet, oniki köşeli gövdesiyle kümbet tipinin tek başına ilgi çekici bir uygulamasıdır. Kayseriden sonra Ahlat, 13.yy. kümbetleriyle dikkati çektiği kadar, mezar taşlarıyla da üzerinde durulan bir merkezdir. Burada şeyh Necmeddin, Hasan Padişah, Çifte Kümbetler gibi örneklerin en dikkate değerlerinden birisi, silindir gövdesiyle Ulu Kümbetdir. Anıtsal bir çadır gibi her taraftan görülebilen, taş işçiliği detaylarıyla da dikkat çeken bir yapıdır. 1278 den kalan Amasya Turumtay Türbesi, tonozlu yapısı, cephesini kaplayan kalkan duvarı ile değişik bir uyguluma olarak karışmıza çıkar. Eyvan Türbelere doğru bir adım olarak görülebilen bu yapıdan başka, Konya, Afyon, Kütahya çevrelerinde yaygın olarak karışlaşılan “eyvan türbeler, altta mumyalık, üstte bir eyvan yapısından meydana gelmektedir. Bunların en anıtsal örneği olarak Konya Musalla mezarlığındaki Gömeç Hatun Türbesi gösterilebilir.

Kervansaraylarda; Anadoluda Selçuklu çağı mimarlığının bütün özelliklerini, mekân denemeleri ve taç kapılardaki taş süslemeleriyle sergileyen en önemli yapılar, Ortaçağın en ilgi çekici kurumları halinde karışmıza çıkan kervansaraylardır. Anadolu öncesi benzer yapılarda rastlanan ribat deyimine Anadolu kervansaraylarının bir bölümünün yazıtlarında da rastlanır. Her türlü yol bakım ve hizmetinin vakıf olarak yapıldığı ve belirli menzil aralıklarında kurulu bulunan bu konaklama yapıları kervan ve kervan yolcularının hertürlü gereksinimini karışlayacak teşkilata sahipti. Kesme taştan kaleyi andıran bu konaklama yapıları, geniş teşkilatları, özenli taş işçiliği, taş süslemeleri, özellikle kapalı bölümlerinin çok etkileyici mekânlarıyla gerçekten sarayları aratmayacak düzendeydi. Anadoluda bu yapıların genel adı han olmakla birlikte kervansaray sonradan yakıştırılmış fakat uygun bir terimdir. Bunlardan dokuzu Selçuklu sultanları tarafından yaptırılmış sultanhanlarıdır. Diğerlerinin sayısı yüzü geçer.

En belirgin örnekleri sultanhanlarında görülen Anadolu Selçuklu kervansarayları genellikle iki bölümden oluşur.

Taç kapının belirgin olarak cepheyi süslediği bu yapılarda birinci bölüm açık avlu esasına dayanır. Bu avlu çoğunlukla revaklıdır. Revaklar arasında sayıları değişen eyvanlar da yer alır. Sultanhanları plan düzeninde, avlunun ortasında köıkmescit denilen bir yapı vardır. Dört ayak ve dört kemer üstünde yükselen kare planlı bu mescit, bazı örneklerde, taçkapının üstüne alınmış ve öyle uygulanmıştır.

Dıştaki taçkapı gibi bir diğeri kapalı hol bölümüne götürür. Üç ya da beş nefli, kalın taş ayaklar üzerinde yükselen tonozlarla örtülü bu kapalı mekânın merkezinde, kasnakla yükseltilmiş ve fener görevi de olan kubbeli bir bölüm görülür. Bu tipin en güzel örneklerinden biri Konya-Aksaray yolundaki mimar Muhammed Havlanın Alaeddin Keykubat için yaptığı Sultan Hanıdır. 4500 m2lik bir alanda kurulu olan bu han süslemeleriyle de ayrıca dikkate değer. Sultanlar tarafından yaptırılmış olan iki han, genel şemanın dışında denemelere işaret eder. Evdir Han, iki sıra revak şeklinde, dört eyvanlı bir uygulama biçiminde günümüze ulaşmıştır. Alaeddin Keykubatın Alara Hanı ise eş odaklı tipte bir yapıdır. Ortaya alınmış bölmeli mekânlar, çepeçevre tonozlu ahır bölümleriyle kuşatılmış, yapının tamamı kapalı tonoz örtüleri altına alınmıştır. Anadoluda kervan yolları üzerinde rastlanan hanların bazılarının açık avlu bölümleri zamanla yıkılmış, sadece kapalı bölümleri ayakta kalmıştır. Bazılarının yazıtlarından anlaşıldığı kadarı ile kapalı bölüm ile açık avlulu bölüm farklı tarihlerde ele alınmıştır. Yukarıda adı geçenlerden başka, Ağzıkara Han, Karatay Han, Tuzhisarı Sultan Hanı, Kırkgöz Han, Avanos Sarı Han, Zazadin Hanı, Ak Han akla gelen önemli örnekler arasındadır. Çay Hanı, Selçuklu yazıtı bulunan son han olarak saptanmıştır. 1278/79 tarihli bu yapı Mimar Oğul Bey bin Mehmetin adını da vermektedir. Hanlardaki yazıtlar pek çok mimar ve usta adı ile birlikte, tarihi kaynak teşkil edecek isim ve tarihler taşımaktadır.

Kervan yolları üzerinde, sayısız Selçuklu dönemi köprüsü ile birlikte bu hanlar, güvenli bir ulaşım şebekesi meydana getiriyordu.

Anadolu Selçuklu çağı Saray ve Köıklerinin erken örneklerine kazıların ışığında bakacak olursak; 1192’den önce, Konyada Kılıçarslan tarafından başlatılıp, Alaeddin Keykubat döneminde tamamlanan Saraydan günümüze mimari olarak fazla birşey kalmamıştır. Ancak buradaki ilginç alçı figürlü kabartmalar ile çini kaplamalardan örnekler müzelerdedir.

Diyarbakırda 13.yy.ın başlarında yapılan Artuklu sarayının kalıntıları dört eyvanlı şema gösteren bir taht salonuna işaret eder. Kazılarda ortaya çıkarılan bu salonun ortasında çini kaplamalı selsebil ve havuz dikkati çeker. Anadolu Selçuklu Saraylarından diğerlerinin genel karakteri, dağınık yapıların geniş bir alan içinde ele alındığına işaret etmektedir. BeyşehirGölü kıyısındaki Kubadabad (1236) ve Kayserideki Keykubadiye (1224-26) sarayları su kenarında bulunmaktadır. Herikisinde de çini kaplamalar, kazılarda ortaya çıkarılmış ilgi çekici örnekler sergilemektedir. Özellikle Kubadabad sarayının insan ve hayvan figürlü çinileri bunlar arasındadır. Alara tepesinde hamamlı bir köık ve figürlü freskolar, Aspendos tiyatrosunun bir bölümünün çini kaplamalarla köık haline getirilmesi yanında, Erkilet Hızırilyas, Argıncık Haydar Bey, Aksaray IV. Kılıçarslan köıkleri ilginç ve küçük denemelerdir. Antalya Yanköy Hisarı (Sillyon) köıkü de bunlar arasında sayılabilir.

1071den itibaren, 14.yy.ın başlarına kadar geçen bir süre içinde, önce ilk Türk Beylikler, 13.yy.ın başından itibaren de Anadolu Selçuklu Devletinin Anadolu Birliğini sağlamasından sonra, Anadolu Selçuklularının mimarlık ürünleri, Anadolunun Türkleşme döneminde, birer damga gibi kentlerin görünümünü değiştirmiş, kuvvetli bir yaratma heyecanı ile meydana getirilmiş eserlerdir.

Kesme taş mimarinin, taş işçiliği ile bezendiği, kuvvetli mekân etkisine dayalı bu araştırma yapıları, 14.yy.Anadolu Türk Mimarlığının ve dolayısıyla Osmanlı Evrensel Mimarlığının temelini oluşturmuştur. Selçuklu Çağı olarak ele alınan bu dönemin mimarlık ürünleri, Anadolu öncesi Türk Mimarlığının çeşitli denemelerinin, taş malzeme ile, yeni bir araştırma heyecanıyla yoğrulup denendiği eserlerdir. Geleneksel plan ve biçim (form) tasarımları, yeni imkânlarla ilgi çekici denemelere sahne olmuş, devamlılık içinde, yeni arayışlar, çağın mimarlık üslubunun genel karakterini meydana getirmiştir.

Eski Türklerde Giyim


Bozkır Türkleri giyim eşyalarını koyun, kuzu, sığır, tilki ve av hayvanlarının derisi ile koyun, keçi, deve yününden yaparlardı. Eski Türkler ayrıca bez dokurlar, giyecekleri için de kendir yetiştirirlerdi. Yün kumaş ve bezden iç çamaşırı yapar, ürettikleri yün kumaş ve keçeleri başta Çin olmak üzere çeşitli ülkelere ihraç ederlerdi. MÖ 1. yüzyıldan kalma bir Asya Büyük Hun hükümdar ailesine ait Noyun-Ula kurganında, 20 çeşit ipekli kumaş ile birlikte üzerine bir Hun Türkü'nün portresi işlenmiş olan yün kumaş ve süslü keçeler bulunmuştur.

Bilindiği üzere yeryüzünde atı ilk evcilleştiren ve atı binek hayvanı olarak kullanan ilk kavim, Türkler'dir. Yeryüzünün ilk atlı milleti olan Türkler, pantolon ve ceketi ilk kullanan kavim de olmuşlardır. Çünkü pantolon ve ceket süvari giysisidir ve bir süvarinin içinde en rahat edeceği giyecekler pantolon ve cekettir. Dünyada pantolon ve ceket kullanımı ilk olarak Türkler'de, daha sonra da Türkler'le yakın ilişki içinde olan milletlerde görülmüştür. Romalılar ketenden gömlek yapıp giymesini Hun Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Kazar (=Hazar) konçuyu (=prensesi) Çiçek'in Bizans sarayına gelin gittiği zaman giydiği Türk tipi imparatoriçelik giysisi, daha sonra Çiçekion adıyla Bizans'ta moda olmuştur. Bugünkü çağdaş giysi tipinin ilk örneği olan bozkır tarzı giyim-kuşam, Çin'de MÖ 4. yüzyıldan, Avrupa'da MS 5. yüzyıldan, Bizans'ta ise MS 6. yüzyıldan sonra Türk usûlüne göre yapılan askerî ıslahatlar sonucu dünyaya yayılmıştır. Adı geçen kavimler Türkler'le temas kurmadan önce bol ve uzun entari biçimindeki giysiler giyerlerdi. Bunu, bu kavimlerin Türkler'le temasa geçmeden önceki dönemlerinden kalan yontu, kabartma ve resimlerinden kolayca anlayabiliriz.



1. Elbiseler
2. Başlıklar
3. Saç örgüleri
4. Kısa çizme
5. Efsanevî arslan ve kulaklı kartal


Altaylar'daki Pazırık kurganının Büyük Hun Devleti zamanına tarihlenen katlarında buzlar arasında korunup günümüze değin çürümeden gelen gömlekler ve başka giysiler, Türk giysilerinin ilginç örneklerindendir. İkinci Pazırık kurganında bulunan önü kapalı bir gömlek, yine Hunlar'dan kalmış Noyun-Ula'daki gömleklere çok benzemektedir. Katanda kurganında da bu tür bir gömleğe rastlanmıştır. Pazırık gömleğinin üzerinde altın süsler vardır. Ayrıca üçüncü kurganda, giysilerin fiyonk biçiminde düğümlenmiş kuşakları da bulunmuştur. Bu eserlerin yanında Türk kaftanlarına da rastlanmaktadır. Pazırık ve Noyun-Ula kurganları, bulunan eserlerin kanıtladığına göre aynı kültürün ürünleridir. Yine bu kurganlarda ele geçen keçe çoraplar, taraklar ve aynalar bize o çağın yaşam biçimi hakkında bilgi vermektedir. Keçe çorap ve çizme, Türkler'e özgü kültür ürünleridir. Ayrıca üstüne basarak belirtmek gerekir ki Pazırık'ta bulunan ve mumyalandıkları için etraflıca incelenebilen iskeletler, Türkler'in ilk ataları olan Andronova İnsanları gibi beyaz ve turanid ırktandır. Pazırıkta bulunan cesetlerin gövdeleri döğmelerle süslemiştir. Kimi cesetlerin gövdelerinin hem arkaları, hem önleri baştan ayağa değin döğmelenmiştir.


1. Taş babalar
2. Taş babaların ellerindeki kadehler
3. Taş babaların küpeleri
4. Taş babaların tokaları
5. Taş babaların kılıçları
6. Taş babaların başlıkları


Katanda kurganlarının Kök Türk dönemine ait katlarında ipek ve kürklü giysiler bulunmuştur. Katanda kurganında, giysilerin yanında pantolonlar da kürkle süsülüdür. Kurganda ele geçen kaftanın kolları uzun, kolların ağızları da dardır. Yine Kök Türk döneminden kalma Tuyahta'da açılan kurganların birindeki ölünün giysisi üç kattır. Üst kısıma giyilen giysi koyu kırmızı, ortadaki yeşilimsi, alttaki de altın sarısı ipekten yapılmıştır.


İKİNCİ PAZIRIK KURGANI'NDAKİ CESET DÖĞMELERİNDEN BİRİ
(Dağ Keçisi Figürü)


Bugün kullandığımız pantolon ve ceket sözcükleri yabancı kökenlidir. Eski Türkler ceket sözcüğü yerine bertü - pırtı sözcüğünü, pantolon sözcüğü yerine de üm sözcüğünü kullanırlardı. Bertü - pırtı sözcüğü, bugün kullandığımız Pılını pırtını topla deyiminde halen yaşamaktadır.

Eski Türkler'in giyim-kuşam tarzının çevrelerindeki kavimlerden bazı farkları da vardı. Mesela, başka kavimlerin kopça kullanmalarına karşılık, Türkler düğme kullanırlardı. Türkler ceketlerini Çinliler'in ve Moğollar'ın aksine, sola açarlardı.

Soğuk ve sıcak havalarda ayrı ayrı pelerinler kullanan Türkler, ayaklarına çizme, başlarına da börk giyerlerdi. İleri gelenler ile makam sahipleri, başlıklarının daha uzun ve gösterişli olmasından tanınırlardı ki aynı gelenek Osmanlılar'da da vardır. Savaş zamanlarında ise başa tolga (=miğfer) giyilir, gövdeyi ve savaş atlarını korumak için yarık denilen zırhlar kullanılırdı.


AVAR SÜS TOKASI
(Avrupa Avarları)


Eski Türkler küpe de kullanırlardı. Bunu, Eski Türkler'den kalma yontu ve yer altı buluntularından anlıyoruz. Yontulardaki küpeler, kulağa takılan bir halka ile bu halkaya bağlanmış bir ekten oluşmaktaydı. Yalnızca bir halka biçiminde olanları da vardır. Yontulardan, küpelerin ucunda değerli bir taş olduğunu da anlıyoruz. Kök Türk çağında Altay bölgesinde daha çok halka biçimindeki küpeler vardı. Kudirge kurganlarında bulunan tunç küpeler, Altay bölgesini temsil eden önemli eserlerdendir. Kudirge kurganlarındaki küpeler, yontulardaki küpelere tamamen benzedikleri gibi, Avar ve Macar kültürüne ait küpelerinde ilk örneklerini teşkil ederler. Küpeler, Bulgar Türkleri'nin geleneklerinde de çok yayılmış idi. Bulgar Türkleri'nde bazan küpe olarak büyük halkalar da kullanılmıştır.


İKİNCİ PAZIRIK KURGANI'NDA BULUNAN KADIN CESEDİNE AİT GÜMÜŞ KEMER TOKASINDAKİ KOÇ FİGÜRLERİ

Hemen hemen bütün Orta Asya yontularının belinde bir kemer ile bu kemerin yanlarından sarkan birer süs uçları bulunur. Kuray ve Kudirge kurganlarındaki Kök Türk buluntuları da bu kemerlerin varlığını ortaya koyar. Buluntulardan anlaşıldığına göre kemer kayışının üzeri maden plakalarla süslenirdi. Kemerden sarkan uçların hepsi aynı boyda olmazdı; çeşitli motiflerle süslenmiş bu uçlar ayrı boyda olurdu. Bu kemer biçimi Turfan'da, Uygurlar'da ve Avrupa Avarları'nda çok yayılmıştır. Altaylar'da, bilhassa bugünkü Tuva topraklarında bulunan yontularda, bu tür kemer uçlarına çok rastlanır. Kemer kelimesi için Eski türkçe'de kurşak sözü kullanılıyordu.


KURT BAŞLI AVAR EYER TOKASI
(Avrupa Avarları)


Hun, Kök Türk, Uygur, Apar (=Avar), Kazar (=Hazar), Oguz ve Bulgar Türkleri'yle ilgili belgelerden öğrenildiğine göre Eski Türkler sakallarını çoğunlukla keserler, bıyıklarını uzatırlardı. Saçları ise uzundu. Uzun kesilmiş saç, Avrupa'da Hun Tıraşı olarak tanınmakta idi. Öteki Türkler gibi saçlarını uzun bırakan Avrupa Hunları, bazan -yine uzun bırakmakla birlikte- başlarının tepe bölümümü tıraş ederlerdi. Kimi araştırmacılar Türkler'in saçlarını ördüklerini öne sürmüşlerse de bu yanlış bilginin nedeni Türkoloji'ni başlangıç döneminde Türk, Moğol, Çin ve Tibet geleneklerinin tam olarak ayırt edilememesi ve birbirine karıştırılmasıdır. Saç örmek Çin ve Tibet geleneğidir; bazen Moğollar'da da görülmüştür. Kök Türk çağından kalmış yontuların büyük bir kısmı bıyıklıdır. Bıyıkların aşağıya doğru bükülenleri olduğu gibi yanakları kaplayanları da vardır.

Kök Türk çağı yontularında başlıca dört tür başlıkla karşılaşırız:

1. Börkler.
2. Başın tepesinde duran küçük başlıklar.
3. Üst bölümü çapraz bağlarla tutturulmuş başlıklar.
4. Enseyi kaplayan, tepesi sivri başlıklar.



1. Elbiseler
2. Keçe çizme
3. İnsan gövdesine yapılmış dövmeler
4. Taraklar
5. Küçük bir masa

Image
Bir Altay Halısından Ayrıntı

Image
Bir Pazırık Kumaşından Ayrıntı

Image
Pazırık Kurganı'ndaki Bir Hun Türküne Ait Mumyanın Üzerindeki Döğmeler

Çökmüş Medeniyetlerin Öyküsü



Günümüz insanının hangi konularda geçmişten ders aldığını sorgulamaya kalksak, geçmiş hataların yüzde kaçını tekrarlamadığı ortaya çıkar? Küresel ısınma, açlık, dengesiz ekonomik dağılım, savaşlar ve daha pek çok konu sıralayabiliriz.

Ancak son günlerde bizi en çok meşgul eden ve aklımızın bir köşesinden çıkmayan problemimiz: kış aylarının ne kadar da sıcak ve kurak geçtiği ile ilgili...

Image



Jared Diamond insan topluluklarının ve medeniyetlerin yok oluş sebeplerini beş nedene bağlıyor ve şöyle açıklıyor Çöküş kitabında:

“İnsanların kendi çevrelerine verdikleri zarar, iklim değişikliği, düşmanlar, dostça ilişkiler içinde olunan ticari ortaklardaki değişiklikler bir toplumun bu değişiklikler karşısındaki siyasi, ekonomik ve toplumsal tepkileri.”

Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında Batı medeniyetlerinin nasıl yükseldiklerini , dünyanın önemli bir kısmında hâkimiyet kurmalarını sağlayan teknoloji ve dokunulmazlıkları nasıl ve niçin geliştirdiğini inceliyordu. Çöküş kitabında ise madalyonun diğer tarafına bakıyor. Geçmişteki büyük medeniyetlerden bazılarının çöküş sebepleri nelerdir ve onların başlarına gelenlerden ne gibi dersler almalıyız?


Diamond, Easter Adası’ndaki Polonezya kültüründen yerli Amerikan medeniyetleri Anasazi ve Mayalara, Grönland’da hüküm sürmüş ortaçağdaki Viking kolonisinden günümüz dünyasına felaket senaryoları hakkındaki bakış açılarını ortaya koyuyor. Kaynaklarımızı israf edersek, doğamızın bize verdiği tehlike işaretlerini önemsemezsek, gereksiz yere ağaçları kesersek başımıza neler geleceğini anlatıyor. Doğal afetler, iklim değişikliği, hızlı nüfus artışı, istikrarsız işler ve tabii ki savaşlar eski medeniyetlerin çöküşünde önemli faktörlerdi. Ama bazı toplumlar aynı problemlere çözümler buldular ve bu çözümlerde ısrar ettiler.

Bir çevreyi diğerine göre daha kırılgan yapan şey nedir?

Niçin bazı toplumlar kendilerini düşünmeden yıkıma götürürken, diğerleri aynı hatayı yapmıyor? Bugün benzer problemlerle biz karşılaşıyoruz; Türkiye’de erozyon, kontrolsüz ağaç kesimleri, plansız yapılanma, komşu savaşları, iklim değişiklikleri, hızlı nüfus artışı ile ilgili hangi çözüm önerileri ortaya koyuluyor? Çocuklarımızın temiz su kaynaklarını kullanabileceklerini bize garanti edebiliyor mu yetkililer? Ruanda ve Haiti’nin başına bazı felaketler geldi bile. Hatta Çin ve Avustralya bu sorunlara yenilikçi tedbirler almaya çalışıyorlar. Benzer bir sonla karşılaşmamak için sosyal, ekonomik ve politik ne gibi tedbirler alabiliriz?

Medeniyetlerin nasıl yok olduklarına dair çok net ve kanıtlanmış örnekler var. Tabii günümüzde küreselleşmenin başını alıp gitmesi, bilinçsiz tüketim, yapılan fabrikalar, inşaatlar, yapay çevre ortamları, canlıların ölmesi medeniyetlerin çöküşünde önemli etkenler.


Daha fazla bilgi için: Jared Diamond - ÇÖKÜŞ

Michel Foucault - Hapishanenin Doğuşu

“Hapishanenin Doğuşu” adlı esinde Michel Foucault ’nun araştırdığı konunun temelinde, bugün hapishaneyi hapishane yapan hukuki dayanakların neler olduğu bunların tarih içerisinde geçirmiş olduğu evrimleri gözler önüne sermektir.

Her tarihi oluşum kendi iktidar ve kendi direnme biçimlerini açığa çıkarmaktadır. Eski direnme güçleri ve odakları ile yeni tip iktidar ile mücadele etmek ancak, kaos yaratır. Yeni iktidar biçimlerine yeni direnme biçimleri yeni öznellikler gerekmektedir. Eserinin, son cümlesinde de belirttiği gibi Foucault, “Modern toplumda iktidarın olgunlaşması ve bilginin oluşumu konularında ki çeşitli incelemelere tarihsel arka planının oluşumuna hizmet etmesi” ni hedeflemiştir.
Ölüm Cezalarından, bedenin azap çektirilen bir nesne olmasından, Bedenin iktidarın gücü ile nasıl gözetim altına alınmasına, bedeni kapatma ve toplumdan suçu veya suçluyu ayırmanın mümkün bir başka yolu olan hapishane cezalarına geçişi anlatan bir eserdir.

1-Tarihçesi.
Tarihte ölüm cezasının gelişimi, genel anlamda infazın gelişimi ile koşutluk gösterir, bir başka deyişle cezalandırma hakkı ile birlikte gelişen yerine getirmenin (infaz) ortaya çıkışı ve ölüm cezasının ortaya çıkışı arasında çok fazla bir zaman dilimi yoktur. Geçmişte ilk olarak cezalandırma hakkı ve infaz hakkını kendinde gören imparatorlar için en kolay infaz şekli, suç işleyen kişinin bedensel varlığının ortadan kaldırılmasıydı. Bu anlamda hemen hemen her insanoğlu gibi o dönemin infaz görevlilerini temsil eden imparatorlar da en kolay yolu seçerek suçlu kişinin bedenini çeşitli yollarla yok etmeyi yeğlemişlerdi.
Ölüm cezası, tarihte ilk önceleri, suçluya azap çektirdikten sonra çeşitli şekillerde hayatına son verme amacını taşıyordu ve genel olarak ölüm cezası, yarı bele kadar toprağa gömüp taşlamak, çarmıha germek ve taşlatmak, diri diri yakmak, vahşi hayvanlara parçalatmak, atlara çektirerek parçalatmak, uçurumdan atmak, boğmak, suda boğmak gibi biçimlerde yerine getiriliyordu, fakat zamanla insanlığın gösterdiği gelişmeler ve azap çektirmenin toplum üzerinde ters tepkisi sonucu, azap çektirerek hayata son vermekten vazgeçilerek bedene fazlaca dokunmadan anlık ölüm biçimine bürünmüştür. Avrupa’da Mart 1792 yılından itibaren, bu amaçla, ölüm cezalarının infazında giyotin kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla ölüm cezasının infazında anlık ölüm uygulaması yerleşmiş ve giyotinle öldürmenin yanında ölüm cezası balta veya kılıçla kafa kesmek (örneğin Batı Almanya), asmak (örneğin Türkiye, İngiltere, Rusya), kurşuna dizmek (örneğin İtalya, Norveç), elektrik vererek veya zehirli gazla (örneğin ABD’nin bazı eyaletlerinde) biçiminde uygulanır duruma gelmiştir.
1764 yılında, Beccaria’nın ilk kez ölüm cezasının kaldırılması düşüncesini ortaya attığı tarihten bu yana, günümüzün çağdaş dünyasında yaşamını sürdüren çağdaş toplumlar, ölüm cezasını mevzuatlarından çıkarma eğilimindedirler ve bir çok ülke bu cezayı kaldırmış durumdadır. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile Türkiye'de de ölüm cezasının sadece savaş ve yakın savaş tehdidi halinde ve terör suçlarında uygulanacağı, bunların dışında ölüm cezasının kaldırıldığı düzenlenmiştir.
2-Hukuki Niteliği.
Ölüm cezasının ceza olup olmadığı ve meşru olup olmadığı konusunda çok ciddi tartışmalar olmuştur ve bu tartışmalar insanlığın gelişimiyle artarak süregelmiştir. Cezanın özellikleri ile amacını birlikte değerlendirdiğimizde, ölüm cezasının çağdaş anlamdaki bir cezada bulunması gereken unsurları taşımadığının farkına varmamız güç olmaz.
Genel anlamda cezayı, cezalandırılma yeteneği olan bir kişiye, kanunun suç saydığı eyleminden dolayı, ıslah edici ve toplumda suçluluğu önleyici bir niteliğe sahip olacak şekilde, kanun tarafından düzenlenmiş olan ve yargısal bir işlemle belirlenerek uygulanan yaptırım olarak tanımladığımıza göre; ölüm cezasına çarptırılan ve cezası infaz edilen kişinin, ıslah edilerek topluma kazandırılmasının ve tekrar suç işlemekten alıkonulmasının (özel önleme) mümkün olmadığı dikkate alındığında, çağdaş bir ceza niteliği taşımadığı sonucuna varabiliriz. Bunun yanında çağdaş ceza anlayışına göre cezada bulunması gereken insancıllık, geri alınabilirlik ve özel önleme ve ıslah edicilik özellikler de ölüm cezasında yoktur. Nitekim, ölüm cezasının kaldırılması gerekliliğini ilk olarak ortaya atan Beccaria’nın dediği gibi, ölüm cezası, "asla insanları daha iyi hale getirmemiştir.
3- Ölüm Cezası Hakkındaki Görüşler.
Ölüm cezası, belki de hukukta en çok tartışılan ceza olmuştur ve hakkında tarih boyunca çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ölüm cezasının lehinde olanlar, bu ceza ile aynı tarihi paylaşıyor olmalarına rağmen; aleyhindeki görüşler, 18. yüzyıldan sonra dile getirilmeye başlanmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, ilk kez ünlü ceza hukukçusu Beccaria tarafından dile getirilen aleyhteki görüşler zamanla Voltaire, Ciamarelli, Victor Hugo gibi düşünürlerce de savunularak destek bulmuştur ve bu gelişimin sonucunda pek çok çağdaş ülkede ya tamamen kaldırılmış, ya çok sınırlı suçlara özgü olarak uygulamada kalmış ya da mevzuatta yer olmasına rağmen eylemli olarak uygulanmaz hale gelmiştir. Ülkemizde de ölüm cezası hakkında çok tartışmalar yaşanmış ve bunların sonucunda, 1997 tarihli TCK Ön tasarısında ölüm cezası kaldırılarak yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirilmesi düzenlenmiştir. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile de, ölüm cezası savaş, yakın savaş tehdidi hali ve terör suçları dışında kaldırılarak anayasal zemin hazırlanmıştır.
Ölüm cezası hakkında ileri sürülen görüşleri öğreti ve uygulama açısından iki başlık altında ele almak mümkündür.
Ölüm cezası, öğretide çok hararetli tartışmalar yaratmıştır ve bu tartışmalar sonucunda ortaya atılan fikirleri ölüm cezasının lehinde ve aleyhinde olan fikirler olarak iki başlık altında incelemek daha doğru olacaktır.
Zorunlu Ceza Görüşü.
Açıklaması
Oldukça çok taraftar bulan bu düşünceye göre, ölüm cezasının meşruluğu zorunlu ceza olmasından gelir ve haklılığı konusunda tereddüt edilmez, meşru müdafaa noktasında nasıl yaşam hakkı savunulamıyorsa, devletin zorunluluğa dayanan ceza verme hakkı karşısında da (ölüm cezası aleyhinde) düşünce savunulamaz. Toplumun korunmasında özgürlüğü bağlayıcı cezalar yetersiz kalıyorsa, ölüm cezası zorunluluk gösterir ve bu noktada meşrulaşır.
Hatta bir düşünüre göre acı, kan ve ölüm, ulusların hayatı için şarttır, ölüm cezası olmasaydı. Socrates ve İsa var olamazdı. Zorunlu ceza fikrini savunanlar arasında bazı farklı düşünceler de yer almıştır. Örneğin Garraud’a göre; toplum için zorunluluk göstermeyen ölüm cezası meşru sayılmaz ve sadece soyut gerekçelerle bu ceza savunulamaz. Toplumun genel eğilimi ölüm cezasının varlığını veya kaldırılmasını belirler. Clerc de ölüm cezasının meşruluğunun içinde bulunulan zamanki toplumun örf ve adetlerine göre değerlendirmesi gerektiği kanısındadır. Ferri, ölüm cezasının doğada var olduğunu ve kesinlikle hukuka aykırılık oluşturmadığını, meşru müdafaada olduğu gibi ölümün haklı olduğu durumda ölüm cezasının da haklı olduğunu, fakat buna rağmen en son ve istisnai bir çare olarak ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bettiol ise toplumu koruma kavramı ile sosyal zorunluluk kavramını ayırma güçlüğünden hareket ederek ölüm cezasının meşruluğunu ileri sürmüştür. Braas’a göre, ölüm cezası meşrudur, fakat sosyal gereksinimler göz önüne alınarak uygulanmalıdır. Manzini’ye göre ise; ölüm cezasının mantıksal ve faydacı tarafı dikkate alındığında, siyasi amaçlar, önyargılar ve duygusal nedenlerin dışında aleyhinde ileri sürülen gerekçelerin inandırıcılığı yoktur.
Eleştirisi
Zorunluluk görüşünü savunanların ortak noktaları, bu cezanın toplum için zorunluluk oluşturmasıdır. Fakat zorunluluk nedir, kapsamı nedir, toplumlar için ne zorunludur, ne zorunlu değildir, zorunluluğun sınırları nerede başlar, nerede biter sorularına kesin ve şüpheden uzak bir biçimde net cevaplar verebilmenin güçlüğü ortadadır. İşte bu noktada zorunluluk kavramının göreliliği (izafiliği) ortaya çıkar ki, her toplum için göreceli bir kavram olan zorunluluğu açıklamak güçleşir. Faydacı bir ölçüt olan zorunluluk kavramına dayanarak, korkunç bir olay olan ölümü meşru kılmanın mantıksal bir savunusu olamaz. Toplumların gelişmesiyle zaten önemini kaybeden ölüm cezasının, hukuki anlamda kesin olarak açıklanamayan zorunluluk fikrini terk ederek, uygarlığın suçlara karşı bulacağı daha çağdaş cezaların gerekliliği üzerinde tartışmanın daha doğru olacağı kanısındayız. Ölüm cezasını, hasta toplumun ilacı olarak kabul eden Montesquieu’ya katılmak olanak dışıdır.
Prins, ölüm cezası zorunlu olamayacağı, zira müebbet hapis cezasının en tehlikeli suçlular için bile yeterli bir ceza olduğu görüşündedir ve bunu çok çarpıcı bir örnekle şöyle açıklar; bir avcı vahşi ormanda bir pantere rastlarsa, onu tereddüt etmeden öldürür, fakat onu bir kafesin demir parmaklıkları arasında görürse öldürmez, zira panter kuvvetsiz hale gelmiştir ve insan öldürmek için öldürmez. Pons’a göre ise, ölüm cezası zayıf bir devletin güç gösterisidir ve öldürmekten başka biçimde suçu önleyemediğini itiraf etmesidir.
Cengiz Bardak’a göre; zorunlu ceza görüşü kabul edilse bile suçun işlenmesinde devletin sorumluluğunun olduğu göz ardı edilmemelidir. Suçluyu suça iten sebeplerin çoğunda devletin ona vermediği eğitim, sosyal ve ekonomik imkansızlıklar yatmaktadır. Bu konuya değindikten sonra Foucault’nun Bu konu hakkında neler düşündüğüne artık geçebileceğimizi düşünüyorum.

Mahkumların Bedeni

Bu kitabın amacı; modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini; cezalandırma erkinin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgürlüğünü maskeleyen , bugünkü bilimsel-hukuki bütünün soy ağacını çıkarmak.
Fakat modern ruhun yargı içinde ki tarihi nereden itibaren yapılabilir?hukuk veya ceza usulü kuralların evrimiyle yetinilecek olursa; ortaklaşa duyarlıktaki değişmeyi kitlesel, dışsal, hareketsiz ve birinci bir olgu olarak, insanlığın bir gelişmesi veya insan bilimlerinin bir gelişmesi olarak değerlendirme tehlikesi bulunmaktadır. Durkheim’ın yaptığı gibi, yalnızca genel toplumsal biçimlerin incelenesi halinde ise, cezaların yumuşamalarının ilkesi olarak bireyselleşme süreçlerini ortaya koyna tehlikesini taşımaktadır, bunlar aslında daha çok yeni iktidar taktiklerinin ve bunların arasında da yeni ceza mekanizmalarının etkilerinden biridirler. Burada sunduğumuz inceleme dört genel kurala uymaktadır.
1- Cezai mekanizmaları yalnızca ‘baskıcı’ etkilerinin, yalnızca ‘yaptırım’a yönelik yanlarını üzerinde merkezlendirmemek onları, ilk bakışta marjinal olsalar bile, yol açabilecekleri tüm olumlu etkiler dizisinin içine yerleştirmek. Buna bağlı olarak cezalandırmayı karmaşık bir toplumsal işlev olarak ele almak.
2- Cezalandırma yöntemlerini yalnızca hukuk kurallarının sonuçları veya toplumsal yapıların göstergeleri olarak değil de; iktidarın diğer usullerinin daha genel olan alanı içinde, kendi özgürlüklerine sahip teknikler olarak çözümlemek. Cezalandırman üzerinden, sayasal taktik açısını ele almak.
3- Ceza hukuku tarihini ve insanbilimleri tarihini, kesişmeleri tarihini, kesişmeleri birine veya diğerine tercihine göre bozucu veya yararlı etki yapan iki ayrı dizi olarak almak yerine, ortak bir matrisin olup olmadığını ve bunların her ikisinin birden “epistemolojik-hukuki” bir oluşum sürecine bağlı olup olmadıklarını aramak; kısacası iktidar teknolojisini, cezalandırman ilkesi ve insanileşmesi ile insanın tanınmasına yerleştirmek.
4- Ruhun ceza adaleti sahnesine bu girişinin v onunla birlikte katılmasının, bizzat gövdesi iktidar ilişkileri tarafından kuşatılmış olan bir tarz dönüşümünün etkisinin sonucunu olup olmadığını aramak.
Sonuç olarak: cezalandırma yöntemlerinin dönüşümün içinde iktidar ilişkilerinin ve nesne bağlantılarının ortak tarihinin okunabileceği bir beden olarak tarihinin okunabileceği bir beden siyasal teknolojisinden itibaren incelemek, böylece iktidar tekniği olarak ceza yumuşamasın çözümlenmesi aracılığıyla, aynı anda hem insanın,nesneleri olarak suça nasıl katlandıklarını ve hem de kendime özgü bir tabi kılma tarzının, “bilimsel” statülü bir söylemin bilgi nesnesi olarak insanı nasıl ortaya çıkarttığı anlaşılabilir.
Ruche ve Kirkheimer’ın büyük kitaplarından belli sayıda esas atıf noktasını akılda tutmak mümkündür. Öncelikle cezalandırmanın her şeyden önce suçları bastırmanın bir biçimi olduğu, ve bu rol içinde toplumsal figürlere, siyasal sistemlere veya inançlara göre sert veya hoş görülü olacağı, kefaret ödetmeye dönük olacağı veya bir telafi elde etmeye bağlı kalacağı, bireylerin takibine veya ortaklaşa sorumlulukların işe katılmasına yaslanacağı yanılsamasından kurtulmak gerekir. Yapılması gereken daha çok, “somut cezalandırma sistemleri”ni çözümlemek, onları yalnızca toplumun hukuki donanımının, ne de ahlaki tercihlerinin açıklayabileceği toplumsal olgular olarak incelemek; onları suçlara uygulanan yaptırımların tek unsur olmadığı işleyiş alanına yeniden yerleştirmek; cezai tedbirlerin yalnızca bastırmaya, engellemeye, dışlamaya, yok etmeye olanak veren “olumsuz” mekanizmalar olmadıklarını, bunların desteklenmekle yükümlü olduklarını göstermek.
Bedeni cezalarda ani bir artışa tanık olunacaktır. Örneklerin çoğu itibariyle beden ulaşılabilir tek mal varlığıdır.
Klasik dönemdeki idam cezalarına bir örnek olarak, Damiens’in idamı verilebilir bu korkunç idam 2 mart 1757’de olmuştur.
Tarihçiler beden tarihine el atalı uzun zaman olmuştur. Bedeni bir nüfus veya tarihsel bir patoloji alanında incelemişlerdir; bedeni ihtiyaçların ve iştahların makamı fizyolojik süreçlerin yeri veya mikrop saldırılarının hedefi olarak incelemişlerdir.
Fakat beden aynı zamanda siyasal bir alanın içine de doğrudan dolmuş durumdadır. İktidar ilişkileri onun üzeride doğrudan bir müdahale meydana getirmektedirler; onu azap çektirmekte, onu işe koşmakta, odan işaretler talep etmektedirler. Bedenin bu siyasal olarak kuşatılması karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır. Bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının edeni büyük ölçüde, üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır, fakat buna karşılık bedenin işgücü olarak oluşması ancak onun bir tabiat ilişkisi içinde alınması halinde mümkündür. Beden ancak hem üretken beden hem de tabi kılınmış bir beden olduğunda yararlı güç olacaktır bu tabi kılınma durumu yalnızca şiddet, ya da ideoloji araçlarıyla elde edilmektedir; doğrudan ve fizikte olabilir. Güce karşı güç kullanılabilir, maddi unsurlara yönelebilir ama bu yüzden şiddete yönelik olmayabilir. Yani tam olarak bedenin işleyişinin bilimi olmayan bir beden “bilgisi” ve onları yenme yeteneğinden daha fazla bir şey olmak üzere, onun güçlerine bir egemen olma, bedenin siyasal teknolojisi olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturmaktadırlar.
Bilginin ancak iktidar ilişkilerinin askıya alındığı yerde olacağını ve bilginin ancak onun emirlerinin, taleplerinin ve çıkarlarının dışında gelişebileceğini düşündüren koskoca bir gelenekten de vazgeçmek gerekmektedir. Daha çok, iktidarın bilgi ürettiğini, iktidar ve bilginin birbirlerini doğrudan içerdiklerini, bağlantılı bir bilgi alanı oluşturmadan iktidar ilişkisi olamayacağını… kabul etmek gerekir.
Demek ki bu “iktidar-bilgi” ilişkilerini iktidar sistemine nazaran serbest olacak veya olmayacak bir bilgi öznesinden itibaren çözümlemek gerekir; bunun tersine bilen öznenin, bilinecek nesnelerin ve bilme tarzlarının, iktidar-bilgi arasında ki bu karşılıklı temel kapsamların ve onların tarihsel dönüşümlerinin etkileri olduklarını göz önüne almak gerekir.
Kısacası, iktidara yararlı olan veya ona ayak direyen bir bilgiyi üretecek olan bilgi öznesinin faaliyeti değil de; iktidar–bilgi biçimi ve alanlarını belirleyen süreçler ve mücadelelerdir.
Genel olarak cezaların ve hapishanenin bir beden siyasal teknolojisinin içinde yer almasını, bana tarihten çok şimdiki zaman öğretmiştir. Şu an son yıllar esnasında dünyanın hemen her yerinde hapishane ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunların hedefleri, parolaları, cereyan ediş tarzları kesinlikle paradoksal bir yan sahip olmuşlardır. Bunlar, geçmişi bir yıldan daha fazla geriye giden koskoca bir fizik yoksunluğuna karşı olan ayaklanmadır.
Ama bunlar aynı zamanda model hapishanelere, sakinleştiricilere, tecride, tıbbi veya eğitsel hizmete de karşı olmuşlardır.
Söz konusu olan kesinlikle bedenler düzeyinde, bizzat hapishanenin bedenine karşı olan bir isyandır. Gündemde ki konu Hapishanenin aşırı kaba veya aşırı arındırılmış; aşırı ilkel veya aşırı gelişkin çevresi değildi; İktidarın aleti ve vektörü olması ölçüsünde, onun maddiliğiydi. “Ruh” teknolojisinin onun araçlarından birinden ibaret olması gibi iyi bir nedenden ötürü ne örtmeyi, ne de telafi etmeyi başaramadığı iktidarın beden üzerinde ki şu teknolojisinin tamamıydı. Ben, kapalı mimarisi içinde bir araya getirdiği bedene yönelik tüm siyasal kuşatmalarla birlikte, işte bu hapishanenin tarihini yapmak isterim. Tam bir anokranizmadan ötürü mü? Eğer bu sözden geçmişin tarihini şimdinin terimleriyle yapmak anlaşılırsa, hayır; Eğer, şimdinin tarihini yapmak anlaşılırsa evet.


Azap Çektirmenin Görkemi

1670 Kararnamesi ceza uygulamasının genel biçimlerini devrim’e kadar hükmü altında tutmuştur. Hükme bağladığı cezaların hiyerarşisi şöyledir: “Ölüm konunun kanıt gerektirmesiyle birlikte, sürekli kürek, kamçımla, suçunu herkesin önünde itiraf etme, sürgün.” Demek ki Fizik cezaların payı büyüktü. Örfler, suçların cinsi, mahkumların statüleri bu cezaları daha da çeşitlendirmektedir.
Azap çektirme yalnızca törensel idam infazından değil, aynı zamanda bu ilave biçimi altında olmak üzere, cezalandırma içinde sahip olduğu anlamalı yeri belli etmekteydi; biraz ciddi her ceza, kendisiyle birlikte azap çektirmeye ilişkin bir şey gerektirmek zorundaydı.
Azap Nedir? Jaucourt “Dayanılması az veya çok olanaksız olan, acı veren bedeni ceza” demekte ve şunu eklemekteydi: “İnsanların hayal gücünün genişliğinin, barbarlığı ve gaddarlığı bu hale getirmiş olması açıklanamaz bir olgudur.” Belki açıklanamazdır ama kesinlikle kural dışı ve vahşi değildir. Azap çektirme bir tekniktir ve yasasız bir öfkenin azgınlığıyla özdeşleştirilmesi gerekir. Öncelikle, kesin olarak ölçülmese bile en azından değerlendirilebilen, kıyaslanabilen ve hiyerarşik hale getirilebilen belli bir miktarda acı üretmelidir; ölüm sadece yaşama hakkından mahrum bırakma olmaması ve hesaplı bir acı çektirmenin basamaklarının fırsatı ve sonu olması ölçüsünde azaptır. Ölüm’ünü Binlerce ölüme bölerek ve varoluşunun sona ermesinden önce onu acı içinde tutma sanatıdır.
Bunun hukuki bir kodu vardır; ceza azap çektirmeye yönelik olduğunda, bedenin üzerinde rastlantıyla veya blok halinde inmemektedir; veya blok halinde inmemektedir; ayrıntılı kurallara uygun olarak hesaplanmıştır, vurulan kamçı sayısı, kızgın demirin basılacağı yer, can çekişmenin uzunluğu ve uygulanacak sakatlamanın tipi.
Azap çektirmenin “aşırılıklarının” içinde koskoca bir iktidar ekonomisi yer almaktadır.
İşkence çok titizlikle uygulanan adli bir oyundur. Ve bu niteliğinden ötürü, Engizisyon tekniklerinin ötesinde, çeşitli eski iddia usulleri içinde geçerli olan işkencelere bağlanmaktadır. Adli deneyler, adli düello, Tanrı yargısı, sorgulama emrini veren yargıçlarla işkenceye tutulan kuşkulu kişi arasında, adeta bir cins düello olmaktadır; işkenceden geçen “patient” (azap çektirilen kişi) katılığı basamak basamak artan bir dizi deneyden geçmekte ve “dayanarak” başarmakta veya itiraf ederek başarısız olmaktadır. Fakat yargıç işkenceyi kendi hesabına riske girmeden dayatamamaktadır, oyunun içine bir ödülü yani daha önceden topladığı kanıt unsurlarını katmaktadır. Çünkü kural sanığın “dayanması” ve itiraf etmemesi halinde yargıcın vazgeçmesini gerektirmektedir. İşkence gören kazanmıştır. Bunun sonucunda en ağır durumlar için sorgulamanın “kanıtlar saklı” olmak üzere yapılması adeti benimsemiştir. Bu durumda yargıç işkenceden sonra toplandığı kanıtları geçerli sdaymayı sürdürebilir, kuşkulunun masumiyeti direnmesi sayesinde, kanıtlanmış değildir; ama bu zaferi sayesinde, artık ölüme mahkum edilmeyecektir.
Bir gerçeği hızla ve inatla arama görüntüsü altında, Klasik işkencede bir sınamanın kurala bağlı mekanizması yer almaktadır: gerçeği ortaya koyacak fizik bir meydan okuma; işkence gören kişi eğer suçluysa, çekeceği acılar adaletsiz olmayacaktır; ama eğer masumsa bu acılar onun suçtan arınmasının işaretleri olacaktır.
Kısacası, ceza alanında kanıtlama, doğru veya yanlış gibi ikili bir sisteme değilde, sürekli bir artış ilkesine boyun eğiyordu, kanıtlama süreci esnasında ulaşılan bir basamak suçluluk derecesini oluşturuyor ve buna göre bir cezalandırma derecesini gerektiriyordu.
Mahkumun bedeni kamusal cezalandırmanın törensel çerçevesinin yeniden esas bir parçası olmaktadır. Suçlu mahkumiyetini ve işlediği suçun gerçeğini gün ışığına taşımaktadır. Gösterilen, dolaştırılan, teşhir edilen, azap çektirilen bedeni, o zamana kadar karanlıkta kalmış olan bir yargılama usulünün kamusal desteği gibi olmak durumundadır; adalet eylemi onda, onun üzerinde herkes için okunabilir hale gelmek zorundadır. Gerçeğin cezanın kamuya açık infazı içinde ki bu fiili ve görkemli dışavurumu 18. yüzyılda bir çok çehreye bürünmektedir.
1- Önce suçluyu kendi mahkumiyetinin habercisi haline getirmek. Mahkum bir bakıma bu mahkumiyeti ilan etme ve böylece kendisine yöneltilen suçlamayı teyit etme yükümlülüğü altına sokulmaktadır.
2- İtiraf sahnesini bir kez daha sürdürmek. Suçun herkesin önünde itiraf edilmesinin meydana getirdiği zorlamayı, kendiliğinden ve kamuya açık bir ilanla iki katına çıkartmak. Azap çektirmeyi gerçeklik anı olarak İhdas etmek (ortaya koymak).
3- Azap çektirmeyi bizzat suçun üzerine eklemek; birinden diğerine bir dizi şifresi çözülebilir bağlantı kurmak. Mahkumun cesedinin suçu işlediği yerde veya buralara en yakın kavşaklardan birinde teşhir edilmesi.
En uç noktada, suçlunun infazı esnasında suçun adeta tiyatrovari bir şekilde yeniden üretildiğine ilişkin birkaç örnek bulunmaktadır. Adalet herkesin gözü önünde suçu azap çektirme yoluyla tekrarlamakta, suçu gerçekliği içinde kamuya göstermekte ve aynı zamanda onu suçlunun ölümünün içinde iptal etmektedir.
4- Nihayet azap çektirmenin yavaşlığı, uygulama sırasında meydana gelen beklenmedik olaylar, mahkumun feryat ve acıları yargısal ayinin sonunda, bir sınav rolü oynamaktadır.
İşkencenin acıları, hazırlık soruşturmasındakilerin uzantısı olmaktadır; ancak hazırlık soruşturmasında oyun henüz oynanamamıştır ve hayatını kurtarmak mümkündür; ama şimdi kesinlikle ölünmektedir, artık ruhu kurtarmak söz konusudur.
Adli işkence aynı zamanda siyasal bir ayinsel çerçeve olarak da anlaşılmalıdır. Hatta düşük bir tarzda olmak üzere, iktidarın kendini dışa vurduğu törenler arasında yer almaktadır.
Klasik çağın hukukuna göre, yasa ihlali muhtemel olarak açabileceği zararın ötesinde, hatta çiğnediği kuralın ötesinde, yasayı geçerli kılanın hakkına zarar vermektedir. “Bireye ne zarar verildiği, ne de hakaret edildiği varsayımı altında, yasanın yasakladığı bir iş yapılırsa, bu telafi edilmesi gereken bir suçtur, çünkü üst konumdakinin hukuku çiğnenmiştir, ve bu onun karakterinin yüceliğine yönelik bir harekettir. Suç asıl kurbanın dışında, hükümdara saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır, çünkü yasa hükümdarın iradesi olarak geçerlidir; ona fizik olarak saldırmaktadır. Çünkü yasanın gücü hükümdarın gücüdür.”
Azap çektirme töreni yasaya iktidarını veren güç ilişkisini gün ışığına çıkartmaktadır.
Halkın darağacının dibine yığılmasının nedeni mahkumun acılarını seyretmek veya celladın öfkesini tahrik etmek için değildir.

Genelleşmiş Ceza

“Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsunlar, ölüm cezaları yalnızca cinayet işleyenlere verilsin ve insanlığı isyan ettiren azap çektirmeler kaldırılsın”
Islahatçıların darağacı despotluğuna karşı geceli kazandıkları “insan”da bir ölçü insandır; ama nesnelerin değil de iktidarın ölçüsü.
Cezalandırma iktidarının yeni bir ekonomisini ve yeni bir teknolojisini oluşturmak 18.yy’ın ceza ıslahatlarının esas varlık nedenini olmuştur.
Cezaların bu örnek olma işlevini ortay çıkarmak için 18.yy’ı beklemek gerekli değildi. Örnek; dışa vuran bir ayin değil, engel oluşturan bir işarettir.
Cezalandırma iktidarının onunla donatılmak istenildiği Semio-teknik beş veya altı kurala dayanmaktadır.
1- En az Miktar Kuralı: suçun bireye sağladığı avantajlardan fazla ceza.
2- Yeterli Ülküsellik Kuralı: Ceza düşüncesinin yaratacağı sıkıntı ve korku.
3- Yan etkiler Kuralı: Ceza en yoğun etkilerini suç işlememiş kişilerin üzerinde yapmalıdır.
4- Tam Olarak Emin Olma Kuralı: Suçun kesin olarak bir ceza ile karşılaşacağının bilinmesi bunların arasında tam olarak bir ilişki olduğunun bilinmesi.
5- Harcıalem (Herkes İçin; Genel-Geçer) Gerçek Kuralı: Suçun tüm aşikarlığı içinde ve herkes için geçerli yöntemlere göre ortaya çıkarmak ilk ödev haline gelmiştir. Suçun gerçekliğinin saptanması, her gerçek için geçerli genel kıstaslara tabi olmalıdır.
6- Optimal Nitelik Belirlenmesi Kuralı: Ceza Semiotiğinin azaltmak istenilen yasadışılıkların tüm alanını tam olarak kapsayabilmesi için, bütün yasa ihlallerinin belirlenmiş olması gerekir; bunların, hiçbirini dışta bırakmayan türler halinde birleştirilmiş ve sınıflanmış olmalıdır.
Cezaların insanileştirilmesinin altında bulunan “Cezaların yumuşaklığı”nı cezalandırma iktidarının hesaplanmış bir ekonomisi olarak talep eden, bunlara daha iyi izin veren tüm bu kurallardır.

Cezaların Yumuşaklığı
Demek ki cezalandırma sanatı koskoca bir tasarım teknolojisine dayanmak zorundadır. Bu girişim ancak, doğal bir mekaniğin içinde yer alması halinde başarıya ulaşabilir.
Bir suça uygun cezayı bulmak, bir kötülük yapma düşüncesini çekici olmaktan kesinlikle çıkartan bir dezavantajı aramak demektir. Azap fikri zayıf insanın kalbinde hep mevcut olsun ve onu suça iten duyguya egemen olsun . Tıpkı eski damgalar –intikamların eski azap çektirmeleri örgütledikleri gibi,bu işaretler- engellerde yeni ceza donanımını oluşturmaktadırlar. Ama işleyebilmeleri için bir çok koşula boyun eğmeleri gerektirmektedir.
1- Mümkün olduğunca az keyifli olmak, neyin suç olarak kabul edilmesi gerektiğini, toplumun kendi çıkarları doğrultusunda tanımladığı doğrudur; demek ki suç doğal değildir. Cezaya suçun doğasıyla mümkün olduğunca uygunluk vermek gerekir.
2- Bu işaretler oyunu güçler mekaniğinin üzerine taşımak zorundadır; suçu çekici kılan arzuyu azaltmak, cezayı korkutucu yapan ilgiyi artırmak, yoğunluklar orantısını tersine çevirmek, böylece cezanın dezavantajlarının zihinde canlandırılmış halinin, suç ve sağladığı zevkinden daha canlı olmasını sağlamak.
3- Buna bağlı olarak, zamansal bir değişmenin yararı ceza dönüştürmekte, değiştirmekte, işaretler kaymakta, engeller çıkmaktadır. Eğer ıslah edilmesi mümkün olmayanlar varsa, onları elemeye karar vermek gerekir.
4- Ceza mahkumun cephesinden bir işaretler, ilgiler ve süre mekaniğidir. Fakat suçlu cezanın hedeflerinden yalnızca biridir. Ceza özellikle diğerlerini ilgilendirmektedir, tüm muhtemel suçlular.
5- Cezalandırma törenini ayakta tutacak olan artık hükümdarlığın dehşet verici ihyası değildir de, yasanın yeniden etkin kılınması, suç fikri ile ceza fikri arasında ki bağın ortaklaşa olarak güçlendirilmesidir.
6- Toplumda ki geleneksel suç söylemi artık devrilebilir. 18.yy’ın yasa koyucularının büyük kaygıları, suçluların kuşkulu ünlerini nasıl yok etmeli. Eğer yeni ceza şifrelemesi iyi yapıldıysa, eğer matem töreni gerektiği gibi cereyan ediyorsa, suç artık ancak bir felaket olarak ve kötülük yapan kişide, toplumsal hayatın yeniden öğretildiği bir düşman olarak görülebilir.

İtaatkar Bedenler

Klasik dönem boyunca, bedenin iktidarın nesnesi ve hedefi olarak bir keşfedilişi söz konusudur. O tarihle de edene yöneltilen dikkatin işaretleri kolaylıkla bulunabilecektir. Makine- insanın büyük kitabı, eş anlı olarak iki sicile birden kaydedilmiştir. İlk sayfalarını Descartes’in yazdığı ve hekimlerin, filozofların devam ettirdikleri anatomik metafizik sicil koskoca bir askeri okula ve hastaneye ilişkin yönetmelikler ve bedenin işlemlerini denetlemeye ve düzenlemeye yönelik ampirik ve bilinçli usuller bütünü tarafından oluşturulan teknik siyasal sicil. Bu iki sicil birbirinden iyice farklıdır, çünkü birincisinde işleyip ve açıklama söz konusuyken, ikincisinde ise itaat ve kullanım söz konusuydu, anlaşılabilir beden, yararlı beden. La Mettrie’nin makine insan’ı aynı anda hem ruhun maddeci bir indirgenişi, hem de genel bir terbiye etme teorisidir; bunların merkezinde, çözümlenebilir bedene yoğrulabilir bedeni ekleyen “itaatkarlık” kavramı hüküm sürmektedir. Tabi kılınan, kullanılabilen ve geliştirilebilen bir beden itaatkar bir bedendir. Ünlü otomotlarda kendi cephelerinden, yalnızca organizmayı aydınlatmanın bir biçimi değillerdi; bunlar aynı zamanda siyasal taşbebekler, iktidarın küçültülmüş modelleriydiler; küçük makinelerin iyi yetiştirilmiş ve uzun eğitiminden geçmiş olayların kral II. Frederic’in saplantısı .s
18.yy’ın çok fazla ilgi gösterdiği bu itaatkarlık şemalarında bu kadar yeni olan neydi? Beden bu kadar zorlayıcı ve baskıcı kuşatmaların kesinlikle ilk kez nesnesi olmuyordu; beden her toplumda, ona zorlamalar, yasaklar veya zorunluluklar dayatan çok sıkıcı iktidarların içine alınmıştı. Ancak bu tekniklerde bir çok şey yenidir. Önce denetim ölçeği: artık bedeni çözülmez bir birim olarak, kabaca, kitle olarak ele almak değil de onu, ayrıntıda işlemek, onun üzerine ince bir baskı uygulamak, bizzat mekanik düzeydeki zapt etmeleri sağlamak söz konusudur: fakat beden üzerinde sonsuza kadar bölünebilen bir iktidar daha sonra denetim nesnesi artık hal ve gidişin veya bedenin işaret eden unsurları değil de hareketlerin ekonomisi, etkinliği, bunların iç örgütlenmesi söz konusudur. Zorlama işaretlerden çok güçlere yönelmiştir. Gerçekten önemli olan yegane tören uygulamanınki olmaktadır. Son olarak da tarz bu kesintisiz, sabit faaliyetin sonucundan çok sürecini gözeten bir baskı gerektirmekte, mekanı hareketleri çok yakından çerçeveleyen bir şifrelemeye göre uygulamaktadır. Bedene işlemlerinin özenli denetimine izin veren onun güçlerinin sürekli olarak tabi kılınmasını sağlayan ve onlara bir itaatkarlık – yarar oranını dayatan yöntemlere “disiplinler” adı verilir. Disipline yönelik çok sayıda usul uzun zamandan beri vardır. “manastırlarda, ordularda, atölyelerde” fakat disiplinler 17 ve 18 yy esnasında genel egemenlik kurma formülleri haline gelmişlerdir. Bunlar kölecilikten farklıdırlar. Çünkü bedenin sahiplenildiği bir ilişkiye dayanmamaktadırlar. Hatta bu masraflı ve şiddetli yöntemden vazgeçerek en azından onun ki kadar büyük yararlı sonuçlar elde etmek disiplinin sağladığı rahatlık olmaktadır.
Disiplinlerin tarihsel anı yalnızca becerilerinin gelişmesini veya bağımlılığının ağırlaştırılmasını değil de aynı zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da fazla itaatkar kılan bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır. Bu andan sonra artık beden üzerinde bir çalışma onun unsurlarının, hareketlerinin, davranışlarının hesaplı kitaplı bir manipülasyonu (saptırmak) olan bir baskılar siyaseti oluşmaktadır. İnsan bedeni onun derinlerine inen eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir “iktidar mekaniği” de olan bir “siyasal anatomi” doğmaktadır. Bu anatomi başkalarının bedenlerine yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil aynı zamanda öyle istenildiği üzere hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı itaatkar bedenler imal etmektedir .
Disiplin tek kelime ile bedenin iktidarını çözmektedir; onu bir yandan arttırmak istediği bir “yatkınlık” bir “kapasite” haline getirmekte, öte yandan da bunların sonucu olarak ortaya çıkabilecek enerjiyi gücü tersine çevirmekte ve onu katı bir bağımlılık ilişkisinin içine sokmaktadır. Eğer ekonomik sömürü emek gücü ile emeğin ürününü birbirinden ayırıyorsa disipline dayalı baskı da bedende arttırılmış bir yatkınlık ile büyüyen bir egemenlik arasındaki zorlayıcı bağı kurmaktadır .
Disiplin meselesinde her birinin kendine özgü unsurları itibariyle farklı disiplin kurumlarının tarihini yapmak söz konusu değildir. Söz konusu olan yalnızca her biri çok kolayca genelleşmiş olan esas tekniklerin bazılarından oluşan bir örnek dizisi üzerinden kıstas almaktır.
“Ayrıntı” her halükarda uzun zamandan beri ilahiyatın ve çilekeşliğin bir kategorisi haline gelmiştir bile. Her ayrıntı önemlidir. Çünkü tanrının gözünde hiçbir azamet bir ayrıntıdan daha büyük değildir. Ama onun iradesi tarafından istenildiği için çok küçük olan bir şey de yoktur. Ayrıntının yüceliğine dair bu büyük geleneğin içine Hıristiyan eğitiminin okul veya askerlik pedagojisinin son olarak da tüm terbiye biçimlerinin bütün titizlikleri kolaylıkla yerleşebileceklerdir. Tıpkı gerçek mümin için olduğu gibi disiplinli insan içinde hiçbir ayrıntı kayıtsız kalınır nitelikte değildir. Ama bunun nedeni bu ayrıntının içinde saklanan anlamdan çok onu korumak isteyen iktidarın orada bulduğu ganimettir.
İnsanların denetlenmeleri ve kullanılmaları için ayrıntının titiz bir şekilde gözleme alınması ve aynı anda bu küçük şeylerin siyasal olarak hesaba katılmaları kendileriyle birlikte bir teknikler bütününü koskoca bir usuller ve bilgi, tasvir, reçete ve veri corpus’unu (Külliyat) taşıyarak klasik dönem boyunca yükselmişlerdir. Ve modern hümanizmanın insanı hiç kuşkusuz bu önemsiz şeylerden doğmuştur.

Dağıtımlar Sanatı

Disiplin önce bir eylemin mekan içine dağıtılması işine girişmiştir. Bunun için birçok tekniği devreye sokmaktadır.
1) Disiplin bazen çitlemeyi; diğer hepsine nazaran türdeş olmayan ve kendi üzerine kapalı olan bir alanı özelleştirilmesini talep eder. Disipline yönelik monotonluktan korunmuş olan yer. Serserilerin ve sefillerin büyük “kapatılmaları” olmuştur. Bu kapatılmalarında daha gizli ama daha kurnazca ve daha etkili olanları da olmuştur. Kolejler: manastır modeli kendini buralarda yavaş yavaş dayatmıştır. Yatılılık en sık rastlanılan değilse bile en mükemmel eğitim yöntemi olarak gözükmektedir. Kışlalar: orduyu şu serseri kitleyi sakinleştirmek, askerden kaçmaları önlemek, harcamaları denetlemek gerekir. 1719 kararnamesi Güney Fransa’da daha önceden düzene sokulmuş olanların benzeri yüzlerce kışlanın yapılmasını hükme bağlamıştır; burada kapalı tutmak katı bir biçimde olacaktır: “Her şey on ayak yüksekliğinde olan ve her bir kenardan on ayak uzaktaki adı geçen bölümleri çevreleyecek olan bir duvarla çitlenecek ve kapatılacaktır”. Ve bu işbirlikleri “düzen ve disiplin” içinde tutmak için yapılmaktadır. Ve bundan subay sorumludur. Fabrika: aynı durum fabrikada da vardır. Görevli kapıları işçiler içeri girerken açacak mesai sonuna kadar kapalı duracak ve çalma yapmamaları için girişlerde ve çıkışlarda işçilerin üstü aranacak. Fabrika açık bir şekilde manastıra kaleye ve kapalı bir kente benzemektedir.
2) Fakat “çitleme” ilkesi disipline yönelik aygıtlar içinde ne sabit ve vazgeçilmez nede yeterlidir. Bu aygıtlar mekanı daha esnek ve daha ince bir şekilde işlemektedirler. Öncelikle de temel yerleştirme ve çerçeveleme ilkesine göre. Her kişiye kendi yeri; her yere bir kişi. Gruplar halindeki dağıtımdan kaçınmak, ortaklaşa yerleşimleri çözmek, karmaşık, kitlesel veya elden kaçan çoğunlukları çözümlemek. Disiplin mekanı dağıtıma tabi tutulacak ne kadar beden veya unsur varsa o kadar parsele ayırmaya yönelmektedir. Belirsiz dağıtımların, bireylerin denetimsiz kayboluşlarının, karmaşık dolaşımlarının yararsız ve tehlikeli pıhtılaşmalarının sonuçlarını ortadan kaldırmak gerekmektedir. Mevcutları ve namevcutları belirlemek kişilerin nerede ve nasıl bulunacaklarını bilmek yararlı iletişimler kurmak nitelikleri ve liyakatleri ölçebilmek söz konusudur. Demek ki bilebilmek, egemen olabilmek ve kullanabilmek için usuller söz konusudur. Disiplin analitik bir mekanı örgütlemektedir.
Ve burada da eski bir mimari, eski bir dinsel usulle karşılaşmaktadır manastırın hücresi. Tahsis ettiği hücreler tamamen ülküsel hale gelseler de disiplinlerin mekanı her zaman derinliği itibariyle hücreseldir. Belli bir çilekeşlik yaklaşımını bedenin ve ruhun gerekli yalnızlığı demekteydi. En azından bazı anlarda kendi iç dürtülerine ve belki de tanrının katılığına karşı tek başlarına göğüs germek zorundadır.
3) İşlevsel yerleşimler kuralı: disipline yönelik kurumlarda mimarinin genel olarak bir çok kullanıma uygun ve hazır olarak bıraktığı bir mekanı yavaş yavaş düzene sokacaktır. Belirgin mekanlar yalnızca gözetim altında tutma, tehlikeli ilişkileri koparma ihtiyacına cevap vermek için değil, aynı zamanda yararlı bir mekan yaratmak için de tanımlanmaktadır. Bu süreç hastanelerde de özellikle ve ordu ve bahriye hastanelerinde oldukça açıkça ortaya çıkmaktadır. Fransa’da Rochefort deney yeri ve örnek olarak iş görmüşe benzemektedir. Bir liman ve bir askeri liman mal dolaşımları, iyilikle veya zorla askere alınmış insanlar… yasak dolaşımların kesişme yeri. Demek ki bahriye hastanesi tedavi etmek zorundadır. Ama bunu yapabilmesi için bir filtre olması, enseleyen ve çerçeveleyen bir düzenek olması gerekmektedir. Yasa dışılığın ve kötülüğün karışıklığını çözerken bütün bu hareketliliğe ve kaynaşmaya egemen olması gerekmektedir. Hastalıkların ve salgınların tıbbi olarak gözetim altında tutulmaları burada bir dizi başka denetimle dayanışma içindedir. Asker kaçakları üzerinde askeri denetim, mallar üzerinde vergi denetimi, ilaçlar, tayinler… üzerinde idari denetim. Buna bağlı olarak mekanın sıkı sıkıya paylaştırılması ve kapatılması ihtiyacı.
Bireyselleştirici çerçeveleme ilkesi 18.yy’ın sonunda ortaya çıkan fabrikalarda karmaşık hale gelmiştir. Aynı anda hem bireylerin tecrit edilebilecekleri ve yerlerinin belirlenebileceği bir mekanın içindeki dağılımlarını hem de bu dağılımı kendi talepleri olan bir üretim aygıtıyla eklemleştirmeyi sağlamak söz konusudur. Bedenlerin dağılımı, üretim aygıtının mekansal düzenlenişini çeşitli faaliyet biçimlerini “postalar” halindeki dağılım içinde birbirine bağlamak gerekmektedir.
Atölyenin anayolu üzerinde ilerleyerek hem genel hem de bireysel bir gözetim yapmak mümkündür; işçinin mevcudiyetine işine gösterdiği özeni işinin niteliğini fark etmek işçileri birbirleriyle kıyaslamak onları beceri ve hızlarına göre sınıflandırmak.
Böylece tekil bedenler dizinin içinden tamamen okunabilir şekilde olmak üzere cımbızla çekilen emek gücü bireysel birimler halinde çözümlenebilmektedir. Üretim sürecinin bölümlere ayrılmasının altında büyük endüstrinin doğumu sırasında bu bölünmeyle birlikte emek gücünün bireyselleştirici bölünmesi de bulunmaktaydı. Disiplin mekanını dağılımı çoğu zaman bunların ikisini de sağlamıştır.
4) Disiplinde unsurlar aralarında değiştirilebilir niteliktedirler. Çünkü bunların her biri bir dizi içinde işgal ettiği yerler ve onu diğerlerinden ayıran açıklıkla tanımlanmaktadır. Burada birlik böylece alan ve yer değil de “mertebe” olmaktadır. Bir sıralandırma içinde işgal ettiği yer, bir satır ile bir sütünün kesiştikleri nokta birbiri peşi sıra gerçekleşebilecek bir aralıklar dizisi içindeki aralık. Disiplin mertebe sanatı ve düzenlemelerin dönüşümü için bir tekniktir. Onları köklü kılmayan ama paylaştıran ve bir iktidar ağı içinde dolaşıma sokan bir yerleştirme aracılığıyla bireyselleşmektedir.
“Mertebe” 18. yy da bireylerin okul düzeni içindeki büyük dağılım biçimini tanımlamaya başlamıştır. Sınıfta öğrenci sıraları, koridorlar, avlular herkese her ödev ve her sınama için atıf edilen mertebe; öğrencinin haftadan haftaya, aydan aya, yıldan yıla elde ettiği mertebe… bu zorunlu sıralamalar bütünü içinde her öğrenci yaşına performansına hal ve gidişine göre bazen şu bazen de bu mertebeyi işgal etmektedir. Bu gözlerden oluşan diziler üzerinde sürekli yer değiştirmektedir.
Bireylerin sıralı, aralıkların vurgulu hale geldikleri bir mekanda birbirlerinin yerine geçtikleri sürekli bir hareket… Dizisel bir mekanın örgütlenmesi, ilköğretimin en büyük tebrik değişimlerden biri olmuştur. Bu değişimin geleneksel sistemin aşılmasına olanak vermiştir. Bireysel yerleri ayırarak, her birinin denetlenmesini ve herkesin eşanlı çalışmasını mümkün kılmıştır. Öyleyse sınıf, öğretmenin özenli “tasnif edici” bakışları altında, birçok girişi olan tek bir büyük tablo oluşturacaktır: Öğrencilerden her birinin belirlenmiş bir yeri olacak ve bu öğrencilerden hiçbiri okullar müfettişinin emri ve rızası olmadan burayı ne bırakacak, ne değiştirecektir .
Disiplinler “hücreleri”, yerleri ve sıraları örgütlerlerken karmaşık mekanlar imal etmektedirler; bunlar hem mimari hem işlevsel, hem de hiyerarşiktirler. Bunlar sabitleştirmeyi sağlayan ve dolaşıma olanak veren mekanlardı. Bireysel parçalar ayırmakta ve işlemsel bağlantılar kurmaktadırlar; yerleri belirlemekte ve değerleri işaret etmektedirler; bireylerin itaatini garanti altına almaktadırlar, ama aynı zamanda en iyi zaman ve hareket ekonomisini de garantilemektedirler .
Demek ki: ilk büyük disiplin işlemlerinden biri, karmaşık, yararsız veya tehlikeli kalabalıkları düzenli çokluklar haline dönüştüren “canlı tablolar”ın oluşturulmasıdır… Disipline yönelik bu taktik aynı anda hem bireyin birey olarak niteliğinin belirlenmesine, hem de belli bir çoğunluğun içinde düzene sokulmasına olanak verir.
Bu taktik aynı unsurlardan meydana gelen bir bütünün denetimi ve kullanımının birinci koşuludur: “hücresel” denilebilecek bir iktidarın bir mikro-fiziği için taban.

Faaliyetin Denetimi

1) Zaman Kullanımı: eski bir mirastır. Manastır Cemaatleri hiç kuşkusuz onun katı bir modelini önermişlerdir. Bu model hızla yazılmıştır. Bu süreci kolejlerde, atölyelerde, hastanelerde çok erkenden ortaya çıkmıştır. Yeni disiplinler eski şemaların içine yerleştirilirken zahmet çekmemişlerdir.
Ücretli emeğin yaygınlaşması da kendi cephesinden zamanın sıkı bir çerçevelenmesine yol açmıştır. İşçilerin tam zamanında iş başı yapmaları; aynı zamanda kullanılan saatin nitelikli olması da sağlanmıştır. Kesintisiz denetim, gözetmenlerin baskısı, rahatsız edecek veya dikkat dağıtacak her şeyin iptali; bütünsel olarak yararlı bir zaman oluşturmak söz konusudur. Kesinlik ve titizlik, düzenlilikle birlikte disipline yönelik zaman temel erdemleridir.
2) Eylemin zamansal yoğunlaşması: bir askeri birliğin yürüyüşünün denetlenmesinin iki yolu olsun 17.yy başı “askerlerin sıra halinde veya tabur nizamında yürürken trampetin ritmine uygun yürümeye alıştırmak ve bunu yapmak için bütün birliğin aynı ayağı aynı anda kaldırması için sağ ayaktan başlanması gerekmektedir”. Bu iki talimat arasında yeni bir zamanlama demeti “Jest”i ve hareketlerin bölünmesinde yeni bir kesinlik denemesi bedeni zamansal emirlere uyarlamanın başka bir biçimini devreye sokmuştur. Eylem unsurlarına bölünmüştür. Bedenin kol ve bacakları eklemlerin konumu tanımlanmıştır. Her harekete bir yön bir genişlik bir süre tahsis edilmiştir. Bunların birbirlerini izleme düzeni hükme bağlanmıştır. Zaman bedene nüfuz etmekte ve onunla birlikte iktidarın tüm kılı kırk yaran denetimleri de nüfus etmektedirler.
3) Buna bağlı olarak beden ile jestin korelasyon içine sokulması: disipline yönelik denetim yalnızca bir dizi tanımlanmış jestin öğretilmesi veya dayatılmasından ibaret değildir. Bu denetim bir jest ile onun etkinlik ve hızlılık koşulu olan bedenin bütüncül tutumu arasındaki en iyi ilişkiyi dayatmaktadır. Zamanın iyi kullanılmasına olanak veren bedenin iyi kullanımında hiç bir şey aylak yada yararsız olarak kalmamalıdır. Her şey istenilen hareketin desteği olmaya davet edilmelidir. İyi bir disipline sahip bir beden en küçük hareketin işlemsel bağlamını meydana getirmektedir.
4) Beden- nesne eklemleşmesi: disiplin bedenin kullandığı nesne ile sürdürmek zorunda olduğu ilişkilerin her birini tamamlar. Bunların arasında titiz bir çark düzeni kurar. “Silah Omza” hareketinin detaylarının belirlenmesi. Burada karşımızda bedenin aletsel şifrelenmesi olarak adlandırılabilecek şeyin örneği bulunmaktadır.
5) Tüketici kullanma: zaman kullanımının geleneksel biçimin altında yer alan ilke esas olarak olumsuzdu. Aylak olmama ilkesi tanrı tarafından sayılan ve ücreti insanlar tarafından ödenen bir zamanı boşa harcamak yasaktır. Zaman kullanımının israf tehlikesi önlenmeliydi. Disiplin ise olumlu bir ekonomi düzenlemektedir. Zamanın teorik olarak hep artan bir kullanımı ilkesini koymaktadır.
Beden yeni iktidar mekanizmalarının hedefi haline gelirken, kendini yeni bilgi biçimlerine sunmaktadır.
Disipline yönelik usullerin çağdaş tasnif ve tablo halinde dökme tekniklerinde nasıl yer sahibi oldukları görüldü. Bu usullerin aynı zamanda bireylere özgü sorunları ve çoğulluğu işe nasıl dahil ettikleri de görüldü. Aynı şekilde faaliyetin disipline yönelik olarak denetlenmesi bedenlerin doğal mekanizmalarına ilişkin olarak yapılan tüm teorik veya uygulamalı araştırmaların içinde yer almaktadırlar. Ama bu denetimler aynı zamanda bu alanda özgün süreçler keşfetmeye başlamışlardır. En ufak işlemlerine kadar itaatkar olması talep edilen beden bir organizmaya özgü olan işleyiş koşullarını göstermekle ve bunların zıtlaşmalarını ortaya koymaktadır.

Oluşumların Örgütlenmesi

Gobelins okulu bir olgunun bir örneğinden ibarettir. Klasik dönemde tekil varoluşların zamanı ile ilgilenmek üzere bedenler ile güçler arasındaki zaman ilişkilerine hükmetmek üzere ve geçen zamanın hareketini giderek artan bir şekilde kara veya yarara dönüştürmek üzere yeni bir tekniğin geliştirilmesi.
Ve bu iş askeri örgütlenmenin bütün açıklığıyla gösterdiği dört usule dayanacaktır.
1) Süreyi her biri uzmanlaşmış bir sonuca ulaştırmak olan birbirini izleyen veya paralel olan parçalara ayırmak. Örneğin yetiştirme zamanı ile uygulama dönemini soyutlamak. Çırakların eğitimi ile kıdemlilerin çalışmalarını birbirine karıştırmamak. Kısacası zamanı ayrı ve ayarlanmış şubelere ayırmak.
2) Bu şubeleri analitik bir şemaya göre örgütlemek. Bu da eğitimin benzeşmeli tekrar ilkesini terk etmesini gerektirmektedir.
3) Zamansal parçaları belli bir amaca yöneltmek onlara öznenin statü tarafından istenilen düzeye ulaşıp ulaşmadığını işaret etmek onun öğretiminin diğerlerininkine uygun olduğunu garanti etmek ve her bireyin kapasitesini farklılaştırmak gibi üçlü bir işleve sahip olan bir sınav tarafından belirlenen bir son belirlemek.
4) Dizi dizileri kurmak. Herkese düzeyine kıdemine rütbesine göre uygun talimleri hükme bağlamak, ortak talimler farklılaştırıcı bir role sahiptir ve bu farklılık özel talimler içermektedir. Her dizinin bitiminde başkaları başlamakta bir hat meydana getirmekte ve kendi hesabına alt bölümlere ayrılmaktadır. Bu bölümlenme öylesine olmaktadır ki her birey kendini düzeyini ve mertebesini tanımlayan bir dizinin içinde bulmaktadır.

Güçlerin Bileşimi

Sonucu onu oluşturan temel güçlerin toplamından daha yüksek olması gereken üretken bir güç oluşturmak söz konusu olduğunda da ortaya aynı sorunlar çıkmaktadır. Bileşik iş günü çalışmanın mekanik gücünün katlanmasıyla etkisinin mekana yayılmasıyla veya üretim alanının ölçeğine göre daraltılmasıyla, kritik anlarda büyük bir iş miktarının seferber edilmesiyle bu üst üretkenliği kazansın… bu bileşik iş gücünün kendine özgü gücü toplumsal bir işgücü veya toplumsal işin gücüdür. Bizzat işbirliğinden doğar .
Böylece ortaya disiplinin karşılık vermek zorunda olduğu yeni bir talep çıkmaktadır. Etkisi onu oluşturan temel parçaların tasarlanmış eklemleşmeleri aracılığıyla en çoğa çıkartılacak olan bir makine inşa etmek. Disiplin artık yalnızca bedenleri dağıtmak onlardan zamanı çekip almak ve bunu birikimli hale getirmekten ibaret olmayıp etkin bir aygıt elde edebilmek için güçleri birleştirmektir. Bu talep ortaya birçok biçim altında çıkmaktadır.
1) Tekil beden, diğer bedenlerin üzerine yerleştirilecek hareket ettirilebilecek bir unsur haline gelmektedir. Beden kendini çok kesimli bir makinenin bir parçası olarak oluşturmaktadır.
2) Herkesten en fazla güç miktarının çekilip alınarak optimal bir sonuç içinde bir araya getirilmesi için bazılarının zamanının diğer bazılarının zamanına uydurulması gerekmektedir.
3) Güçlerin titizlikle ölçülmüş olan bu bileşimi kesin bir komuta sistemi gerektirmektedir.
Sonuç olarak disiplinin denetlediği bedenlerden itibaren dört cins bireysellik veya daha doğrusu dört nitelikle donatılmış bir bireysellik yarattığı söylenebilir. Disiplin hücreseldir (mekansal dağıtımlar sayesinde) organiktir (faaliyetlerin şifrelenmesi sayesinde) oluşumsaldır (zamanın birikimli hale getirilmesi sayesinde) birleştiricidir (güçlerin birleştirilmesi sayesinde). Ve disiplin bunu yapabilmek için devreye dört büyük teknik sokmaktadır. Tablolar inşa etmekte, manevraları hükme bağlamakta, icraatlar dayatmakta ve son olarak da taktikler düzenlemektedir.
Disiplinsel uygulama: Belirli yerlere koyulmuş bedenler, şifrelenmiş faaliyetler ve biçimlendirilmiş yatkınlıklarla çeşitli güçlerin hasılalarının bunların hesaplanmış bileşimleri sayesinde arttırıldığı aygıtlar inşa etme sanatı olan taktik hiç kuşkusuz disiplinsel uygulamanın en yüksek biçimidir.

İyi Terbiye Etmenin Araçları

Disiplinsel iktidarın başarısı hiç kuşkusuz basit aletlerin kullanı

Antik Mısır Medeniyeti

 
SANAT VE BİLİM YÖNÜNDEN MUHTEŞEM BİR MEDENİYET: ANTİK MISIR


Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu sanat ve bilim yönünden en etkileyici medeniyetlerden bir tanesidir. Eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Putperest sapkın bir dine mensup olan Mısırlılar arasında Hz. Nuh döneminden, Hz. İbrahim döneminden gelen sanat bilgisine sahip olan ustalar vardı. Bu Musevi ustalar, geçmiş peygamberler döneminden öğrendikleri bilgileri kullanıyorlardı.

Günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde, Mısırlıların ulaşmış olduğu medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Örneğin bugün Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Güney Amerika'nın bazı yörelerinde, Asya'nın çeşitli topraklarında Mısır da dahil olmak üzere pek çok bölgede, medeniyet seviyesinden çok geri bir yaşam sürülmektedir. Tıp, anatomi başta olmak üzere şehir planlamacılığında, mimaride, güzel sanatlarda, tekstilde çok başarılı olan Mısır medeniyeti, bugün büyük bir takdirle ve hayretle bilim adamları tarafından incelenmektedir.

Image


Günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde, Mısırlıların ulaşmış olduğu medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Örneğin bugün Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Güney Amerika'nın bazı yörelerinde, Asya'nın çeşitli topraklarında Mısır da dahil olmak üzere pek çok bölgede, medeniyet seviyesinden çok geri bir yaşam sürülmektedir. Tıp, anatomi başta olmak üzere şehir planlamacılığında, mimaride, güzel sanatlarda, tekstilde çok başarılı olan Mısır medeniyeti, bugün büyük bir takdirle ve hayretle bilim adamları tarafından incelenmektedir.
Image

Mısırlıların mumyalama teknikleri, oldukça gelişmiş tıp bilgisine sahip olduklarını gösteren örneklerden biridir.

Tıbbın Kökeni Antik Mısır'da


Eski Mısır'da tıbbın ulaştığı gelişmişlik düzeyi oldukça şaşırtıcıdır. Kazılarda ele geçen bulgular, arkeologların yanı sıra birçok tarihçiyi de hayrete düşürmüştür. Çünkü hiçbir tarihçi MÖ. 3000'lerde yaşamış eski bir medeniyetten böylesine gelişmiş bir teknoloji beklemiyordu.

Bugün X-ışınları kullanılarak, mumyalar üzerinde yapılan incelemeler sonucunda Antik Mısır'da beyin ameliyatlarının yapılmış olduğu anlaşılmıştır.34 Üstelik bu ameliyatlar oldukça profesyonel yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Cerrahi operasyon geçirmiş mumyaların kafatasları incelendiğinde, ameliyat yerlerinin düzgünce kesilmiş olduğu görülmektedir. Hatta bu insanların ameliyattan sonra hayatta kaldıklarını
ispatlayan, kaynamış kafatası kemiklerine rastlanmıştır.
Image

Diğer bir örnek ise bazı ilaçlarla ilgilidir. 19. yüzyılda oldukça hızlı bir ilerleme kaydeden deneysel bilim sonucunda tıp alanında da büyük gelişmeler oldu. Antibiyotiğin keşfi de bu yüzyıldaki gelişmelerden biridir. Aslında bunlara "keşfedildi" demek hata olur, çünkü bu tekniklerin büyük bir bölümü Antik Mısır'da zaten kullanılıyordu

Mısır Firavunu Tutankhamun'un cesedi, içiçe geçen iki tabut içinde muhafaza ediliyordu.
Mısırlıların tıp ve anatomide ne kadar ileride olduklarını gösteren en önemli eserlerden biri de, kuşkusuz geride bıraktıkları mumyalardır. Mısırlılar mumyalama konusunda yüzlerce farklı teknik kullanmışlardır.

Cansız bedenin binlerce yıl bozulmadan saklanabilmesine olanak sağlayan mumyalama işlemi, aslında oldukça karmaşık bir işlemdir. Bu konuda Mısırlıların kullandığı teknik özetle şu şekildedir: İlk önce ölünün iç organları dışarı çıkarılır, burundan beyin alınır, vücut sterilize edilir ve beden natron denilen bir madde ile sarılıp 40 gün bekletilirdi. (Natron; sodyum karbonat, sodyum bikarbonat ve sodyum kloridle, sodyum sülfatın karışımından oluşan bir maddedir.) Daha sonra bu madde vücuttan çıkarılır, kol ve bacaklar gibi vücudun eklemli yerleri çamur ya da kumla sarılır, sonra beden reçineye batırılmış ketenle, kokulu bir çeşit sarı sakızla ve tarçınla sarılırdı. Bir çeşit merhemin vücuda sürülmesinden sonra da ince bir keten tülle örtülürdü.

Mısırlılar mumyalama tekniklerini sadece insanlarda değil, farklı hayvanlarda da denemişlerdir. Antik Mısır'da tıbbın oldukça gelişmiş olduğu, ele geçen arkeolojik buluntulardan ve özellikle mumyalama tekniklerinden açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vücudun şeklini bozmadan, ölünün tüm iç organlarını çıkartarak mumyalamaları, bu işi yapan insanların, her organın yerini bilecek bir anatomi bilgisine sahip olduklarını göstermektedir.

Mumyalamanın dışında Mısırlılar tarafından 5000 yıl önce kullanılmış olan birçok tıbbi teknik ve alet de yapılan araştırmalarda gün ışığına çıkarılmıştır. Bu konuyla ilgili pek çok detay sıralayabiliriz:

-Mısır'da tıpla ilgilenen rahipler, tapınaklarda çeşitli hastalıkları tedavi ediyorlardı. Mısırlı doktorlar, günümüzdeki gibi farklı alanlarda uzmanlaşmışlardı. Her doktorun kendine ait bir branşı vardı. Göz doktorlarından, dişçilere kadar her konuda ihtisaslaşmış hekimler hizmet veriyordu.

-Mısır'da doktorlar, devlet denetimindeydiler. Eğer hastası iyileşmezse, yahut ölürse devlet bu hatanın sebeplerini soruşturur ve doktorun kullandığı yöntemin kurallara uygun olup olmadığını öğrenirdi. Tedavi sırasında bir ihmalkarlık yapılmışsa, bu durum tespit edilir ve doktora kanunlar çerçevesinde ceza verilirdi.

Image


Smith papirüsü - Bu papirüste, Antik Mısırlıların, ketenden yapılmış yara ve sargı bantları kullandıkları anlatılmaktadır.

-Tapınakların her biri, ilaçların hazırlandığı ve depolandığı tam teçhizatlı bir laboratuvara sahipti.

-Bilinen ilk eczacılık uygulamaları, bandaj ve kompres kullanımı örneklerine Mısır'da rastlanmıştır. Smith Papirüsü'nde, keten bezinden yapılan yapışkan bantların yaraları kapamada ne şekilde kullanıldığından bahsedilmektedir. Keten bez, bunun dışında bandaj için de uygun bir malzemeydi.

-Arkeolojik bulgulardan, Mısır'daki tıbbi uygulamaların tamamına ait detaylı bir tablo ele geçmiştir. Bununla beraber, her biri kendi alanında ihtisaslaşmış 100'den fazla doktorun ismi ve ünvanı da bulunmuştur.

-Ayrıca Kom Ombo'daki bir başka tapınak duvarındaki rölyefin içine oyuk açılmış ve buraya cerrahi aletlerin kutusu yerleştirilmiştir. Bu kutunun içinde büyük metal bir makas, cerrahi bıçaklar, testereler, sondalar, spatulalar, küçük kancalar ve pensler mevcuttu.

-Teknikler çok sayıda ve çok çeşitliydi. Kırıklar, çatlaklar tam olarak oturtuluyor, kırık tahtaları kullanılıyor ve yaralar dikişle kapatılıyordu. Mumyaların çoğunda çok başarılı bir biçimde tedavi edilmiş kırıklara rastlamak mümkündür.
-Mumyalarda herhangi bir cerrahi dikiş izine rastlanmamasına rağmen yara dikilmesi ile ilgili Smith Papirüsü'nde (bu papirüsün tamamı tıpla ilgilidir) on üç referans mevcuttur. Bu, Mısırlıların estetik yara dikimini de başarmış olduklarına işaret etmektedir. Yara dikiminde keten iplik kullanılıyordu. İğneler ise muhtemelen bakırdandı.

-Mısırlı doktorlar, steril yaralar ile enfeksiyonlu yaraları ayırt edebiliyorlardı. Enfeksiyonlu yaraların temizlenmesinde keçi yağı, köknar yağı ve ezilmiş bezelyeden oluşan bir karışım kullanıyorlardı.

-Penisilin ve antibiyotiğin bulunuşu oldukça yenidir. Fakat Eski Mısırlılar bu tür tedavilerin ilk organik versiyonlarını kullanıyorlardı. Ayrıca, Mısırlılar antibiyotiğin farklı çeşitlerini biliyorlardı. Belli türdeki hastalıklara uygun reçeteleri yazıyorlardı.

Görüldüğü gibi Mısır medeniyeti tıp konusunda oldukça önemli adımlar atmış, tedavi yöntemleri geliştirmiş, uzman doktorlar yetiştirmiştir. Yapılan kazılarda, tıp alanında sağlanan bu önemli başarıların yanı sıra, Mısırlıların şehir planlamacılığı ve mimari gibi konularla da çok ilgili oldukları ortaya çıkmıştır

Eski Mısır'da Gelişmiş Metalurji.

(1,2) Altın, gümüş ve yarı değerli taşlardan yapılmış çok ince işlemeli kralın göğüs zırhları.
(3) İnce işlemeli sandalet
(4) Sert altından yapılma, uzun uçlu küçük ibrik,
Metalurji en genel anlamıyla, gerekli hammaddeler kullanılarak metal ve alıaşımlarının üretilmesi, saflaştırılması, şekillendirilmesi ve korunmasını içeren bilim ve teknoloji dalıdır. Eski Mısır medeniyeti incelendiğinde, bundan yaklaşık 3000 - 3500 yıl önce, Mısırlıların başta altın, bakır, demir olmak üzere çeşitli maden ve metallerin çıkarılması ve işlenmesi konusunda uzman oldukları görülmektedir. Metalurjinin gelişmiş olması, Antik Mısırlıların, cevherlerin bulunması, çıkarılması, işlenmesi alanlarında ileri bir teknolojiye ve aynı zamanda gelişmiş bir kimya bilgisine sahip oldukları anlamına da gelmektedir.

Yapılan arkeolojik çalışmalar MÖ 3400 yıllarında Mısırlıların bakır cevherleri hakkında detaylı çalışmalar yaptıklarını ve metal alaşımları meydana getirdiklerini ortaya koymuştur. Dördüncü Hanedanlık döneminde (MÖ 2900 yılları), madenlerin araştırma ve işletmesinin en yüksek düzey yetkililer tarafından takip edildiği ve Firavunların oğulları tarafından denetlendiği bilinmektedir.

(5) Tutankhamun mumyasının boynunda bulunan bu kolyenin üzerinde çok ince altın işçiliği vardır. Bunun yanı sıra firavunun mumyasında, 150 tane mücevher ve kolye daha bulunmaktaydı.
(6) Kalın altın varakla kaplanmış ve gümüş varaklı bir kızağın üzerine yerleştirilmiş tahta muhafaza.
(7) Tanis'te bulunan altın, lacivert taşı ve turkuazdan yapılmış göğüs zırhı.

Mücevherlerdeki ince işçilik, profesyonel altın işleme malzemelerinin kullanıldığını göstermektedir. Gerekli araç gereç olmadan bu derece ince işlemecilik yapılamaz. Mısırlıların altın işçiliğinin kalitesinin ve inceliğinin, günümüz işlemeceliğinden hiçbir farkı yoktur.

Bakırın yanı sıra, eski Mısırlıların sıkça kullandıkları madenler ve metaller arasında demir de vardı. Bronzun üretimi için tin, camların renklendirilmesinde de kobalt kullanılıyordu. Mısır'da bulunmayan metaller ise başta İran olmak üzere diğer bölgelerden getirtiliyordu.

Antik Mısırlıların en çok kullandıkları ve değer verdikleri maden ise altındı. Mısır'da ve Antik Mısır'ın sınırları içinde olan bugünkü Sudan'ın belli bölgelerinde, eski Mısırlılara ait olduğu tahmin edilen yüzlerce altın maden yatağı bulunmuştur. Apollinopolis yakınlarındaki bir altın madeninin planının bulunduğu MÖ 14. yüzyıla ait bir papirüs, eski Mısırlıların altın madenleri konusundaki profesyonelliklerini ortaya koymuştur. Papirüste yer alan bilgilere göre, maden çevresinde sayısı 1300'den fazla evin yalnızca madende çalışanların konaklaması için inşa edildiği anlatılmaktadır. Antik Mısır'da altın işlemeciliği ve mücevher sanatının önemi, bu bilgilerden anlaşılmaktadır. Nitekim arkeolojik kazılarda bulunan, yüzlerce altından yapılmış, kullanım ve süs eşyası da, eski Mısırlıların altın madenciliği ve işlemeciliği konusundaki uzmanlıklarının bir göstergesidir.

Tüm bu bilgiler eski Mısırlıların maden yataklarını tespit edebilecek, bu yataklardan madeni çıkarabilecek, çıkan madeni işleyebilecek, ayrıştırabilecek ve yeni metaller oluşturabilecek bilimsel bilgiye ve teknolojiye sahip olduklarını göstermektedir.

Gize'deki Piramitlerle İlgili Çarpıcı Bilgiler

Gize'deki piramitlerle ilgili yapılan bazı matematiksel araştırmalar, eski Mısırlıların çok gelişmiş bir matematik ve geometri bilgileri olduğunu göstermektedir. Bu hesaplamalara göre, piramitleri planlayanların matematik ve geometri bilgisi dışında, dünyanın ölçüleri, çevresi, ekseni ve bu eksenin eğimi gibi bilgilere de sahip olmaları gereklidir. MÖ yaklaşık 2500'lü yıllarda inşasına başlanan piramitlerle ilgili bu bilgiler, henüz büyük matematik bilginleri Pisagor, Arşimet ve Öklid'den dahi 2000 yıl daha önce bu piramitlerin inşa edildiği göz önünde bulundurulursa, çok daha çarpıcı bir hal almaktadır:

Image


- Piramitin açıları Nil deltasını iki eşit yarıya böler.

- Gize'nin üç piramiti aralarında, bir Pisagor üçgeni oluşturacak biçimde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine oranları 3:4:5'tir.

- Piramitin yüksekliğiyle çevresi arasındaki oran bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki orana eşittir.

- Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir. Piramiti çevreleyen taş levhaların uzunluğu, bir günün gölge uzunluğuna eşittir.

- Piramitin dikdörtgen biçimindeki tabanının normal kenar uzunluğu 365,342 Mısır endazesine (dönemin ölçü birimi) denk gelir. Bu sayı günümüzde de kullanılan güneş yılının günlerinin sayısına oldukça yakındır. (Günümüzde güneş yılının gün sayısı 365, 224 olarak hesaplanmaktadır.)

- Büyük Piramitle dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey Kutbuyla piramitin arasındaki uzaklığa eşittir.

- Piramitin tabanının yüzeyi, anıtının yarısının iki katına bölündüğünde, pi sayısı elde edilir.

- Piramitin dört yüzünün toplam yüzölçümü piramitin yüksekliğinin karesine eşittir.

Karnak Tapinağı


Dunyada bugune kadar insa edilmis en buyuk ve en dikkate deger dini kompleks olan Amon Tapinagi,modern Luksor kenti yakinlarinda ki Karnak mevkiindedir.Tapinak.Amon rahiplerinin "Cennetin en buyugu,Dunyanin en eskisi"diyerek hergun ilahiler okuduklari,Tanri Amon inancinin merkezi (Nesut-Towi,anlami 2 kentin Tahti)olan Teb Kentinde tarihi bilinmeyen cok eski bir yapi ile baslamis,orta ve yeni krallik donemlerinde yapilan eklemelerle eski misir'in buyuk kompleksine donusmustur

100 donum alana yayilmis olan kompleksin,guney yonundeki 8 hektarlik alanda,yuzey arastirmalari ve kazi calismalari surdurulmektedir.XI.Hanedan doneminde baslatilan,XVIII. ve XX. hanedanlar doneminde tamamlanan buyuk boyutlu yapilarin cekirdegi AMon Tapinagina iki yanindan koc basli Sfenkslerin bulundugu caddeden girilir.Uzerinde yazit ve desen bulunmayan 113m genisliginde ve 15m kalinligindaki buyuk 1.pilondan sonra yuksek duvar ve sutunlarla cevrilmis sagli sollu koc baslikli Sfenkslerin siralandigi buyuk salona gelinir.Sol yanda II.Seti tapinagi,Amon,MutKhons Tnarilari icin uc kucuk sapel ve sagda uc yani Osiris sutunlari ile cevrili avlusu bulunan III.Ramses Tapinagi yer alir.Ortada 25.Hanedanin HAbes kokenli Firavunlarindan Tharka'ya ait koskun 21.m Yuksekligindeki papirus baslikli 10 sutundan birisi ile Amon bas rahiplerinden XXI.hanedan Firavunu Smendes e air buyuk heykel bulunur.Avluya bitisik olan ve XVIII. hanedan firavunlarindan Horemhab'in insa ettirdigi 2.pilon duvarindan gecilerek buyuk Hipostil hole girilir.Buranin yapimini III.Amenhotep baslanmis,I.Seti devam ettirmis ve II.Ramses Tamamlatilmistir.6 donumluk alana yayilmis 15 ve 23m yukseklikte 134 sutunun olusturdugu buyuk Hipostil holden yukari baktigimizda,sutunlari birbirleri uzerine egilip sallanarak,gokyuzune ulasmaya calisan agaclara benzetirsiniz.

3.pilon III.Amenhotep,4.pilon I.Tutmosis tarafindan yaptirilmistir.4.pilon onunde I ve III.Tutmosis'e ait dikili taslardan 1.ayakta(yukseklik 28m. agirlik 143 ton)digerinin parcalariysa avluda yatmaktadir.Buradan itibaren Tanri Amon'a ait kutsal dar ve kucuk mekanlar,giristeki ana aks'in devaminda ardarda dizilirken,sag tarafta guney yonundeki aksta III.Tutmosis ve Hatcepsut'un yaptirdigi pilonlar ve anitsal heykeller ile kutsal gol ve nilometre yer alr.4.pilonun arkasindan III.Tutmosis in yaptirdigi 14 sutunlu kucuk hipostil hol ve Kralice Hatcepsut'a 2 dikili tastan birisi durmaktadir.(29.56m 200 ton agirliginda).5. pilon I.Tutmosis,6.pilon ise II.Tutmosis tarafindan yaptirilmis.Tapinagin sonunda bulunan en ilginc bolum,III.Tutmosis in yaptirdigi buyuk festival tapinagidir.Botanik ve hayvanat bahcesi olarak bilinen bu bolumde,firavunun suriye seferinden donerken getirdigi hayvan bitkilere ait cok guzel kabartmalar islenmistir.Tamami kesme tastan insa edilen Amon kompleksinde,2000 yil boyunca cesitli firavunlar tarafindan eklemeler yapilmistir.Beraberinde pek cok yazit ve tasvirlerin islenmesi bu kompleksi ayni zamanda dunyanin en buyuk ve en eski arsivlerinden biri haline getirmistir.

Luksor Tapinağı


Karnak Amon Tapınagı yakınında bulunan ve görkemli eski Mısır Mimarlığının Nil kıyısındaki en zarif örneklerinden biri olan tapınak ,Yeni Krallık döneminin 9.firavunu III.Amenhotep tarafindan,Eski Mısır Tanrilarının en büyüğü Amon-Ra adına M:Ö XIVçyy da inşa ettirilmistir.Daha sonraları Tutankamon, II.Ramses,B.Iskender,Roma ve Müslüman Araplar Tarafindan cesitli ekleme ve yapilarla günümüze kadar gelmiştir.1885'de başlatılan araştırma,kazı ve restarasyon calışmaları günümüze kadar devam etmektedir.

Tapinağa 24m yükseklikteki pilondan girilir.Pilon cephesinde 4 tane oturan,2si ayakta duran büyük boy6 adet Ramses heykeli bulunmaktaydi.Günümüzde tahtta oturur şeklindeki iki heykel,girisin saginda ve solunda yer alır.Pilon cephesi boydan boya II.Ramses'in zaferlerine ait tasvir ve yazilarla suslenmistir.Pilon'dan sonra II.Ramses olarak bilinen büyük avluya girilir.Burası Kapalı Lotus başlıklı sütünlar ve aralarında yeralan Osiris heykelleri ile cevrilidir.Avlu girisinin saginda,orta krallikdan kalma orjinal ve küçük Teb üçlüsü tapinaği ile sol yanda ve yukarıda yerel bir şeyh tarafından XIII.yy'da inşa ettirilen Abu al-Haggag Camii yer alır.Avludan sonra güney yönünde sapma yaparak koridor şeklinde uzanan açılmis papirüs başlıklı52m yüksekliğinde 14 devasa sütün çift sıra halinde 2.büyük avluya ulaşır.III.Amenhotep'e ait olan bu sütünların üzerine.Tel Amarna'daki Aten inancını terkederek Teb' e gelen ve Amon inancını kabul eden Tutankamon tarafından,bu dönüşümü kutlamak için süslemeler yaptirilmıştır.Buradan Hıpostil hole girilir.32 sütünlu olan bu ilginç bölümden sonra Khonos,Mut ve Adak şapeli,yuvarlak kemerli,freksli,nişli,iki yanında kalsik roma sütün başlıklı girişi olan Roma kutsal mekanı,doğum odası,III.Amenhotep ve Büyük Iskender'e ait dar ve karanlık kutsal mekanlar bulunur.Her yıl Ağustos ayı sonlarinda 15 gün süreyle kutlanan Opet Festivali nedeniyle Karnak Tapınağından törenlerle getirilen bir örneğini görebiliceğimiz Amon Ra Teknesi bu mekanda bi süre bekletilirdi.Karnak ve Luksor Tapınaklarini birbirine bağlayan yolun sfenksli olan önemli bir bölümü pilon duvarı karşısında bulunmaktadır.

Sırlarla Dolu İnşa Teknolojisi

Antik Mısır'da inşa edilen ve günümüzde hala büyük bir hayranlıkla izlenen en önemli eserler gizemli piramitlerdir. Bu piramitlerin en ihtişamlısı olan "Büyük Piramit" şimdiye kadar dünya üzerinde inşa edilmiş en büyük taş yapı olarak kabul edilir. Bu piramitin nasıl inşa edildiği konusunda Herodot zamanından itibaren birçok tarihçi ve arkeolog, çeşitli teoriler ortaya atmıştır. Kimileri bu piramitin yapımı sırasında kölelerin çalıştırıldığını ve rampa tekniğinden basamaklı piramite kadar birçok yöntemin kullanıldığını savunmuştur. Bu yöntemlerin karşımıza çıkan manzarası şöyledir:

-Bu piramidi kölelerin inşa etmiş olma ihtimali durumunda, çalışan köle sayısının 240.000 gibi olağanüstü bir rakam olması gerekirdi.

-Eğer inşa tekniği olarak rampa yöntemi kullanılmış olsaydı, piramitin yapımı bittikten sonra bu rampanın yıkılması için yaklaşık 8 yıl gerekirdi. Mısır bilimcisi Garde-Hansen'e göre bu, oldukça saçma bir teoriydi. Çünkü bu rampanın yıkılmasından sonra geride kalan dev moloz artıklarını bir yerlerde görmemiz gerekirdi. Ama böyle bir delile hiçbir yerde rastlanmamıştır.44

Garde-Hansen, diğer teorisyenlerin önemsemediği bazı yönleri ele almış ve şunları söylemiştir:

Piramidi ziyaret ettiğinizde şaşırtıcı görüntüleri gözünüzün önüne getirmeye çalışın: 5000 yıl önceki taş ocağı işçisi, günde, piramitlerin inşasında kullanılan 330 taş blok üretiyor. Suyun bastırdığı mevsimde, günde 4000 blok Nil nehrinin üzerinde taşınıyor ve Giza platosuna gelindiğinde bu taşlar platodan yukarıya taşınarak, piramidin inşa edileceği bölgeye ulaştırılıyor. Eğer bu şartlar altında taşıma işlemi gerçekleşiyor olsaydı, dakikada 6.67 blok taşınması gerekirdi. Bu sonuç, sunulan teorinin geçersizliği için yeterli bir rakamdır.45

-Tüm bunların yanında, piramidin bir yüzeyinin alanının yaklaşık olarak 2.5 hektar olduğu düşünülürse, her bir yüzeyin yaklaşık olarak 115.000 kaplama taşıyla kaplanmış olması gerekir. Bu taşlar da öylesine itinayla yerleştirilmiştir ki, taşlar arasında bırakılan mesafe bir kağıdın geçmesine olanak vermeyecek derecede dardır.46

Tüm bunlar piramitlerin yapımlarıyla ilgili sırların günümüz bilim ve teknolojisiyle dahi çözülemediğini gösteren bilgilerden bazılarıdır.

Mısır'ın Gizemi

Nil Vadisi... Binlerce yıldan bu yana durmaksızın akıp giden, yalayıp geçtiği kıyılarda ayrıcalıklı bir medeniyeti, dünya tarihinin en uzun süreli krallığını doğuran Nil nehri...

Tarihin babası Herodot'un da vurguladığı gibi "Nil olmasaydı Mısır da olmazdı" özdeyişinden yola çıkıp, Nil'in koyu mavi suları üzerinde seyrederek bu gizemli ülkenin "tanrılar, firavunlar ve mezarlar" üçgeninde odaklanan eşsiz tarihi içinde kayboluyoruz.

Dünyanın en büyük başkentleri arasında yer alan, Afrika anakarasının kuzeydeki en büyük kapısı, 16 milyon nüfuslu Kahire'nin merkezindeki Kasr El Nil caddesindeyiz. Karınca misali bir insan kalabalığı: Arap'ı, fellahı, levanteni, Nübyalısı, Ermeni'si ve yedi milletten insanıyla eşsiz bir mozaik oluşturan, sokaklarında kebap kokularının, hacı yağı türünden esans kokularına karıştığı, klaksonlarını çala çala giden siyahbeyaz renkli taksilerin kimi zaman kırmızı trafik lambalarını takmadan geçtikleri başkent El Kahira.

Beş bin yıllık tanıklar

Champs Elysee adlı modern büyük bir mağazanın önündeki kaldırıma çömelmiş türbanlı, uzun entarili fellahların tamamladığı akıl almaz ve de matrak kontrastlardan birinin önünden geçerek, kentin en büyük meydanı sayılan, bir ucunda Amerikan Üniversitesi, bir ucunda da dünyaca ünlü Kahire Müzesi'nin yer aldığı El Tahrir meydanına geliyoruz. Bizim Beyoğlu örneği, 19. yüzyılın sonlarında, bilhassa İngilizler tarafından dikilmiş, damlarında Coca Cola, Marlboro türünden Arapça reklam panolarının yer aldığı birbirinden görkemli, "artnouveau" bezemeli binaların önünden geçerek, Kahire Müzesi'nin devasa kapısından içeriye süzülüyor, adeta bir zaman tünelinin içinde kayboluyoruz. Beş bin yıllık derin bir tarihin eşsizliğinin tanıklığını yapan, birbirinden zengin buluntuların sergilendigi vitrinlerin arasındayız
Image


Günümüzden 3 bin 300 yıl kadar önce yaşamış genç kral Tutankhamon'un iç çamaşırlarından, dört bin yıl öncesinin buğday, nohut tanelerine; Musa'nın önderliğinde Mısır'dan kaçan İbranileri kılıçtan geçirmeye kalkışan kral Merenptah'ın mumyasından, keçi kılından yapılmış perukalara; üzerleri kıymetli taşlarla bezenmiş som altın takılardan, yüzyıllar önce Nil kıyılarında yaşamış çocukların oyuncaklarına kadar binlerce arkeolojik malzemenin sergilendiği bu müze, dünyanın dört bir köşesinden gelen ziyaretçilerin başını döndürüyor.

Keops, Kefren, Mikerinos

Bitmez tükenmez heyecan ve şaşkınlık arasında gidip gelen gözlemlerimizin ardından, Kahire'nin banliyösünde, Libya çölünün başlarında yer alan ve antik tarihin yedi harikasından biri olarak bilinen; ancak, bu harikaların arasında tek sağlam kalmış Giza platosundaki piramitlerin yolunu tutuyoruz. Kilometrelerce ötede, çöl kumlarının kaldırdığı toz bulutu içinden bir dağ gibi yükselen Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri üçlüsü, insanlık tarihinin bu eşsiz medeniyetinden de öncelere uzanan bir inanış, bir kültür, bir yaşam simgesini çağrıştırıyor.

Beş bin yıldan fazla bir zaman önce firavunlar tarafından mezar olarak kullanılmış bu piramitlerin en eskisi, Giza'nın 22 kilometre kadar güneyinde kalan Sakkara çölünde yükseliyor. Dereceli veya basamaklı piramit adı verilen bu ilk piramit, ilk firavunlardan kral Zoser'in ünlü mimar ve hekimbaşı Imhotep tarafından inşa edilmiş.Akşam yaklaşıyor... Büyük yaratıcı Ra'yı simgeleyen güneş, uçsuz bucaksız Kahire metropolü üzerinde son ışıklarını gezindiriyor. Kentin doğusundaki Kalaa tepesinde yükselen Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii, mermerden yapılmış duvarlarında, batan güneşin ışıklarını tüm güzelliğiyle yansıtmaya başlıyor.
Image


Tapınak kompleksi Luksor

Kahire'den sonra, logosunda şahin başlı tanrı Horüs'ün sembolünü taşıyan Mısır Hava Yolları'nın uçağıyla 700 kilometre kadar güneydeki, Mısır'ın en önemli turizm merkezi sayılan, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tapınak kompleksinin yer aldığı Luksor'a geliyoruz.

Tanrılar, mezarlar ve firavunlar üçgeninin merkezi olarak da bilinen Luksor'un antik çağlardaki adı Teb. Eski Mısır başkentleri arasında en uzun ömürlüsü olarak bilinen Teb'in doğu yakası, bir zamanlar yaşam tapınaklarının, sarayların, konutların, alışveriş merkezinin bulunduğu, kısaca yaşamın var olduğu yer olarak işlev görmüş.

"Karanlıklar alemi" olarak nitelendirilen batı yakası ise ölüm tapınaklarının yer aldığı, mumyaların hazırlandığı, mezarların bulunduğu yer olarak önemsenmiş.

İnsan, kilometrelerce kare içinde uzanıp giden tanrılar tanrısı Amon'un tapınağı Karnak'ta dolaşırken, kendisini bir sütunlar ormanının içinde buluyor. Amon'un sevgili eşi Tanrıça Mut için yapılmış Luksor tapınağı ise, Karnak tapınağının bir uydusu görünümünde.

Nil'in batı yakasındaki, Krallar ve Kraliçeler vadilerinde, antik Mısır'ın altın dönemi olarak bilinen Yeni imparatorluk Devri'nin ünlü kral, kraliçe ve çocuklarının yeraltı mezarları yer alıyor. Bunlar arasında Ramses'ler, Tutmosis'ler, Amenofis'ler gibi ünlü sülale isimleri var.

Ancak bu mezarlar arasında bir tanesi var ki, dünya arkeoloji tarihinin en muhteşem buluntusu olarak tanımlanan kral Tutankhamon'un mezarı. Gece Karnak tapınağında yapılan ses ve ışık gösterisinden sonra, bir fayton üzerinde gerçekleşen Luksor "by-night" turu da insana apayrı bir keyif veriyor.

Kıyı kıyı Nil'de seyir

Nil üzerinde başlayan gemi turumuz, bizi Luksor'dan sonraki ikinci durak Edfu'ya getiriyor.
Burada "firavunlar Mısırı"nın son döneminde, Mısır-Yunan karışımı krallar tarafından yaptırılmış şahin başlı tanrı Horüs'ün tapınağı yükseliyor. Duvarlarında dizili binlerce hiyeroglif, geçmişin derinliklerine gömülmüş bu muhteşem medeniyetin tarihini dile getiriyor.

Edfu'dan sonraki durağımız, günbatımında ulaştığımız Komombo.

Burada da gene Nil kıyısında yükselen, timsah tanrı Sobek'in tapınağı yer alıyor. Tapınak duvarlarından birinin köşesinde, tarihin ilk doğum sahnelerinden biri resmedilmiş. Hemen yanında da eski Mısırlı cerrahların kullanmış oldukları bisturi, makas türünden tıbbi aletlerin resimleri var.

Dostluk kapısı Assuan

Nil üzerindeki yolculuğumuzun üçüncü gecesinde, Mısır ile Sudan arasında yer alan ve iki ülke arasında yüzyıllardan beri süregelen dostluğun nüvesini oluşturan Nübya bölgesinin merkezi Assuan'a geliyoruz.

Nüfusunun büyük çoğunluğu çikolata renkli insanlardan meydana gelen bu kent, siyahi Afrika'nın kuzeydeki en önemli kapısını oluşturuyor. Işıl ışıl aydınlık Assuan'ın "suk" adı verilen çarşı pazarları, gündüzleri olduğu gibi geceleri de rengarenk.


Bilhassa baharat satan dükkanlar eskilere dayanan büyük bir ticaret geleneğini sürdürmeye devam ediyor.

Kimyon, zencefil, safran, köri, vanilya ve Mısır'a gidip de tadına bakmadan dönülmeyecek olan Nübya'nın ünlü içeceği karkade. Hibisküs familyasından bir ağaççığın kurutulmuş çiçeklerinin kaynatılmasıyla yapılan bu iç ferahlatıcı içecek sıcak veya soğuk olarak içilebiliyor

Ertesi gün, Assuan'ın güneyindeki, Cemal Abdel Nasır'ın yaptırmış olduğu, dünyanın en büyük barajları arasında yer alan Saad El Ali'yi, güzel tanrıça İsis'in küçük bir adacık üzerinde yükselen tapınağını ve granit ocaklarında yatan

42 metre uzunluğundaki bitirilmemiş dikilitaşı gördükten sonra, öğleden sonra "feluka" adı verilen, Nil'in ünlü beyaz yelkenlilerinden biriyle nehir üzerinde keyifle seyrediyoruz. Yaşamımızdaki unutamayacağımız anılar içinde yer alacak enstantanelerden biri bu.

Dönüş yolculuğuna başlamadan önce son olarak, insanoğlunun gerçekleştirmiş olduğu en büyük projelerden birini yakından görebilmek için, uçakla Assuan'ın 350 km. güneyinde yer alan, dünyanın ikinci büyük yapay gölü Bahr El Nasır'ın kıyısında dikili, kral II. Ramses'in yaptırmış olduğu Abu Simbel tapınağını geziyoruz.

Koskoca bir dağın içi kazılarak yapılmış "speos" (mağara) tipi bir tapınak bu. Tapınağın duvarlarındaki kompozisyonlarda yer alan yüzler bize hiç de yabancı değil. Atalarımız Hititler'in Mısırlılar'a karşı yaptıkları ünlü Kadeş Savaşı'nı anlatıyor duvarlardaki bu yontu-resimler, aynı bir çizgi-romanda olduğu gibi...

Abu Simbel'deki unutulmaz gezimizden sonra, Kahire'nin yolunu tutuyoruz.. Aşağıda, büyük bir yılan gibi uzanıp giden masmavi bir çizgi. Onun iki yanında yemyeşil iki bant ve o bantlardan sonra uzayıp giden sapsarı sonsuz bir görüntü: Doğuda, Kızıldeniz'in öbür yakasındaki Arabistan yarımadasında devamını getiren Arap Çölü; batıda da dünyanın en büyük çölü Büyük Sahra'yla kucaklaşan Libya Çölü...

Evet, ömür boyu unutamayacağımız bir seyahatten dönüyoruz. Fransa, İtalya, Amerika, Uzakdoğu, bir yana, Mısır bir yana... İnsanlık ve dinler tarihinin en önemli beşiklerinden birini oluşturan bu kutsal topraklara, Boeing'in penceresinden son bir kez bakarken, yarınlarda buralara yeniden gelebilme hayallerini kurmaya başlıyoruz.

Firavunlar


Kleopatra

M.Ö 69`da iskenderiyede dogdu.Aslen yunanlı olan 3.Kleopatra babası 11.Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardesi ile evlendi. (O zamanlar mısırda egemen olan yunanlılar mısır toplumuna karısmamak için kendi soylarrından olan kişilerle evlenıyolardı bu da akraba evlılıklerı sonucu özürlü insanların dugumuna yol acıyordu.....) Babası öldügünde 18 yasında olan Kleopatra tahta cıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benımsemesi için kendini mısır dinine verdi.Kardesi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı .Kleopatra iktidara yanında büyük Roma imparatoru SeZaR ile geri döndü. (Kleopatra bir halı içinde Sezar`ın sarayına girmiş ve bu büyük kralı kendine aşık etmişti....) Bu olaydan sunra kimsenin bilmedigi bir sebeple kardesi Nil sularında boguldu ....!

Kardeşinin aradan cekilmesi ile kleo tek basına iktidar koltuguna oturmustu.O sırada SeZaRdan bir cocugu oldu ve minik Sezarius`u alıp Romaya gitti. Kleo`nun en büyük hayali iki imparatorlugu birleştirip büyük İskenderin hayali olan bilinen tüm dünyaya sahip olmaktdı.M.Ö 44`de Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı. (ama yanlızca kısa bir süre için..Smile ) SeZaR ölünce roma imp. 2 `ye ayrıldı ve tahta cıkan Octavio (Sezarın yegeni) ve MarcuS Antonius arasında. Doğu artık MarcuS tarafından yönetilmekteydi ve ilk işide Mısırı ziyaret oldu.

Kleopatraya delice aşık oldu ve Kleo tekrar yarıda bıraktı planlarını hayata gecımekde gec kalmadı.Octavius`a savas actılar.Actiumda yapılan savaşta kleo ve Marcus kacmak zurunda kaldı .İskenderiydeki sarayına dönen Kleopatra elbet Octavius `un MıSıRı ele geçirecegini biliyodu. MarcuS`da onu peşi sıra mısıra dündü ama korkunc bir haberle sarsıldı Kleopatrası ölmüştü intihar ertmişti.Bunu duyunca o da kendini öülümün kollarına bıraktı ama ölümüne sebep olan bu haber bir dedikodudan ibaret idi.Bunu haber alan Kleo artık tek basına kalmıstı mısır elinden ucup gitmek üzereydi ,tek yapıcagı hayatına son vermek olmuştu artık.Mısır dininde İsİs`in simgesi olan kobra yılanı ile intihar etti.Öldüğünde sadece daha 39 yaşındaydı. Plutark`a göre 9 dil bilen Kleo aşırı zeki bir kadındı ama herkesin bildigi gibi cok güzel de degildi.O salona girdigi zaman kimse bakmazdı bile derdi.Mısır Tanrısı İsİs ile kendini özdeştirmişti.SeZaR da Osiris dogan cocuklarıda Horus`u simgeliyordu.Ensest ilişki cocuğu,hafif meşrep ,sımarık ama işini ciddiye alan -bir kadın idi.

Isis :

10.000 adı olan bereket tanrıcası Reankarnasyonla mısır halkı tarafından Kleopatranın içinde yaşadına inanılıyordu.

Kleopatra`nın Sarayı M.Ö 300 yılında kurulan iskenderiye şehrinde bulunan Kleo`nun sarayı kleopatranın ölümünden 400 yıl sonra meydana gelen büyük depremlerle sular altına gömülmüştü.Tarihe damgasını vuran bu saray yaklaşık 2 sene evvel iskenderiye körfezinde tekrar büyük araştırmalar sonucu yer yüzüne cıkarıldı.Bulunan ilk parcalar sarayın girişinde bulunan büyük surlar oldu.Daha sonra sudan cıkan 2 sfenx burdaki kalıntıların Kleo`nun sarayı oldugunu kanıtladı bu gercekten büyük bir arkeolojik buluştu.

Sudan cıkan büyük yunan tanrısı Hermes`in heykeli ve kenti simgesi olan kıvrık yılan heykeli ilk bulunan bir kaç parcadan biriydi.Hiç bir zaman Kleonun tam bir resmı veya heykeli bulunamadı. Bulunan resim ve heykellerde hep baska türlü resmedilmişti.Ama bu kalıntılar içinden cıkan bir parada ilk defa Kleo`nun yüzü cok temiz ve güzel bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri Strabon un çizdigi haritalrdan yola cıkılarak aramalara başlandı.
Kleopatra MıSıR`ın son hükümdari oldu ve yaşamını Tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.

Akhenaton

Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskici, savasçi ve acimasiz kisilerdir. Bu firavunlarin ortak özellikleri Mısır'in çok tanrıli dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılastirmalaridir. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardir ki, digerlerinden çok farklidir. Bu firavun tek bir yaraticiya inanilmasi gerektigini savunmus ve bu yüzden özellikle çok tanrıli dinin kaymagini yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazi askerler tarafindan büyük baskiya maruz kalmis, sonunda da öldürülmüstür. Bu firavun MÖ 14. yüzyilda basa geçmis olan IV. Amenofis'tir. IV. Amenofis MÖ. 1375'te tahta çiktiginda yüzyillarin getirdigi bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsilasti. Bu döneme dek toplum yapisi ve halkin kraliyet sarayi ile olan iliskileri degismeden gelmisti. Toplum dis olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapilarini kapali tutuyordu. Tutuculuk, yukarıda da açikladigimiz gibi, Mısır'in dogal cografi kosullarindan kaynaklanmaktaydi.

Firavunlarin halka benimsettirdigi resmi din, eski ve geleneksel olan her seye katiksiz bir bagliligi zorunlu kiliyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich söyle yaziyor:

Eski gelenegin kutsadigi bir çok aliskanligi kaldirip, halkinin, bunca garip bir biçimde betimlenmis sayisiz tanrısina saygi göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardi, o da Aton'du. Aton'a tapti ve onu günes biçiminde imgelestirtti. Öteki tanrılarin rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayini bugünkü El-Amarna'ya tasidi.

Babasinin ölümünden sonra genç yastaki IV. Amenofis, büyük bir baskiya maruz kaldi. Bu baskinin sebebi, geleneksel çok tanrıli Mısır dinini degistirerek tek tanrı inancina dayali bir din getirmis olmasi, ve her alanda köklü degisikliklere girismesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini teblig etmesine müsade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb sehrinden uzaklasarak Tell El-Amarna'ya yerlestiler. Burada "Akh-et-aton" adinda yeni ve modern bir sehir insa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hosnutlugu" anlamina gelen adini Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Egen" olarak degistirdi. Amon, çok tanrıli Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaraticisi" idi, ki bu sifatla Allah'i kast etmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.

Bu gelismelerden hosnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulundugu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altinda kaldilar.

Akhenaton'dan sonra basa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrıli dini yeniden yayginlastirdilar ve eskiye dönüs için önemli bir çaba harcadilar. Yaklasik bir yüzyil sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlik yapacak firavunu II. Ramses basa geçti. Ramses, bir çok tarihçiye göre Israilogullari'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.

Hatcepsut:

Tatmosis’in krallığı döneminde tüm piramitler yağmalandı. Mısır bir başıboşluk dönemindeydi. Tatmosis gömüleceği güvenli bir yer buldu, orası Krallar Vadisi’ydi. Krallar Vadisi’ne ilk gömülen kraldır ve burayı gizlice yaptırmıştı. Tatmosis cesur bir kumandandı. Hiçbir firavunun gidemediği yerlere kadar gitmiştir. 5 çocuğu oldu ancak sadece Hatçepsut yaşayabildi. Kral seçmek zor bir işti, erkek çocuğu ise yoktu. İkinci derece eşlerin de çocukları kral olabiliyordu. Hatçepsut Kralın ikinci eşinden olan (yarısoylu) 2.Tatmosis ile evlendi. Evlendiklerinde Hatçepsut 12, Tatmosis ise 20 yaşındaydı. Tatmosis 40 yaşında öldü. Zayıf biriydi ve savaşlara bile gitmedi. Bu dönem olaysızlık dönemiydi.

Nefruri diye bir kızları oldu. Hatçepsut 32 yaşındayken eşi öldü ve imar iskan programını başlattı. Bir yapı inşa ettirdi, hiçbir kraliçe böyle bir mezar inşa etmemişti. Sonra burası tapınak oldu. Bu kadın harika işler başarıyordu. Babasının enerjisi onda ortaya çıkmaya başlamıştı.

Hatçepsut’un heykelleri diğer kralların heykellerinden farklıydı. Yanakları dolgun olarak gösterilmiştir.Hatçepsut babası için iki dikilitaş yaptırdı. 95’er metre ve 350şer ton ağırlığında iki dikilitaş yedi ayda tamamlandı. 270 km.lik yolda kızaklarla sürüklendi. Karnak’ta ayağa dikilmesi gerekiyordu ama nasıl?

Mısır ABD’ye dikilitaş yaptı ama çok zor götürdüler. Teknolojileri (demiryolu hatıı ve buharlı makineler) olmasına rağmen dikiltaşı hareket ettirmek dört ay sürdü. Bu da muazzam işleri muazzam insanların yapabileceğini akla getiriyor.

Hatçepsut, Senmut’ı kızının öğretmeni olarak atadı. Ona bazı şanslar ve olanaklar tanıdı. Mısır’ın seçkinleri arasında Senmut’ın kendi tapınağı da vardı ancak bu tapınak gizlenmişti.

Mısır Hatçepsut sayesinde refaha kavuştu. 2.Tatmosis’in başka bir eşinden olan oğlu (Hatçepsut’ın üvey oğlu) 3. Tatmosis artık büyümüştü. O da kral olmak isteyecekti. Hatçepsut, iktidarını sürdürmek için firavun sıfatının aldı. Bu sıfatı alan tek kadındır. Takma sakal bile takıyordu.

Saraydan birisi Hatçepsut için şunu yazmıştır:

“Hatçepsut iki cinsin çıkarlarını birleştirdi. Herkes onun önünde eğilmeli”

Hatçepsut soylu kadınların öncüsü demekti.

3.Tatmosis Hatçepsut’un kral olmasından pek de rahatsız değildi. O eğleniyordu ve ordunun başındaydı. İkisi de bu durumdan hoşnuttu.

Hatçepsut Pant’a bir ticaret seferi yaptı. 15 büyük gemi Kızıl Denizde 380 km. yol almıştır. Tapınağının duvarlarında bu sefer harfi harfina kayıtlıdır. Afrika’daki kabile yaşamı ilk defa görülmüş veya dile getirilmiştir. Hatçepsut’un Mısır’ı bu işin üstesinden geldi ve başarı kazandı. Ancak zendin bir ülke böylesine uzun ve zor bir seferi yapabilirdi.

Senmut’un mezarında Hatçepsut’ın taş sandığı bulunmuştur. Böyle bir sandık ancak soylu birinin mezarında bulunurdu. Sıradan bir insan soylu bir sandık ile gömülmüştü. Bu sandık Hatçepsut’ın karliçelik döneminde yapılmıştı. Kral sıfatını alınca kendisine yenisini yaptırdı.

Senmut ve Hatçepsut’ın sevgili olduğu kesin olarak görülüyor. Bu da neden Senmut’un hiç evlenmediğini açıklıyor. Bu durum Mısır’da garip karşılanan bir durumdu.

Deir El Bahri Tapınağını yapan işçiler dinlendikleri zamanlarda duvarlara Hatçepsut ve Senmut’un aşk yaptığını çizmiş vebirçok resimde beraberken birbirlerine sevgi gösterirken görülüyorlar. Mısır bilimcilerin çoğu sevgili olduklarını iddia eder. Kimi araştırmacılar bu işin Senmut’ın yaptığını söylüyor ancak bu kanı kabul görmedi.

Sahel Adası, Mısır’ın ilan tahtası gibi bir yer olmuştur. Haznedar Ti, Hatçepsut’ı bir taşın üstüne resmetmiş. Haznedar Ti, Nubialılarla savaşta Hatçepsut’ın da bulunduğunu yazmış. Onun orduyla beraberken çok aktif ve idealist bir kadın olduğunu anlatmış.

Amonhotep de Hatçepsut’a nasıl sesleneceğini bilememiş, hem kadın hem de kral olduğu için kafası karışmış ve ona tutkusunu belirtmiştir.

Hatçepsut’ın tapınağının yanına Senmut’ın yeni bir tapınağı yapılmıştı. Bu normal bir durum değildi. Senmut hep yanaklarında kırışıklarıyla resmedilmiştir. Senmut tapınağına gömülmek istemişti. Duvarlarda ölüm kitabından sözler var. Tavanda astronomiyle ilgili çizimler var ve bu Mısır’da bir ilk olmuştur.

Senmut öldükten birkaç yıl sonra Hatçepsut da ölmüştür. Vadidedki en uzun ve derin mezar Hatçepsut’inkidir. Hatçepsut’ın mezarına ulaşmak için çalışmalar yapılmıştır fakat çalışmalar gitgide zorlaşmıştır ve mezar odasının girişi de kapalıdır. Howard Carter odaya ulaşmıştır ancak bu çok zor olmuştur. Duvar kaliteli değildi, kireçtaşıydı. Htachepsut’ın mezarında Senmut’ı aradılar ancak bulamadılar. İki mumya vardı birisi Hatçepsut ve diğeri de babasıydı. Kırmızı quartzdan iki sandık bulundu.

3. Tatmosis sonunda firavun oldu. Çok başarılı bir savaş adamıydı. 17 seferin başında da hep o vardı. Muhteşem anıtlar yaptırdı ama inşaatla hiç ilgilenmiyordu. Bu açıdan Hatçepsut’la çok iyi anlaştılar. Onlar ortak yöneticiler olarak resmedilmiş ta ki Hatçepsut’ın Kırmızı Tapınağı parçalanana kadar. Hatçepsut’ın tüm tapınaklardaki adları silindi ve çevresindeki erkeklerin adları yazıldı. Bir kadının kral olabileceğini kabullenmediler. Tarih yeniden yazıldı. Burada Hatçepsut hiç varolmadı. Tarih gerçeği bulmanın sadece bir yoludur...

Mumyalar bulundu. Bunlara Ramses 1, 2, 3, Hatçepsut ve Senmut’ınki de dahildi. Senmut’ın resminde gösterilen kırışıklar gözönünde bulundurulunca bir mumya Senmut ile bağdaşıyordu. Bu nedenle bu mumyanın Senmut’ın mumyası olma olasılığı büyüktür. Ejiptologlar bu mumyaya “yanakları kırışık, bilinmez adam” adını vermişlerdir.

Hatçepsut’ın 22 yıllık Hanedanı çok başarılı geçmiştir. Kendisinin yetiştirdiği erkekler tarafından hasıraltı edilmişti.

3.Tatmosis 20 yıllık krallığında neden Hatçepsut’ın izlerini silmeye çalıştı?

Çünkü o bir kadındı ve tek nedeni de buydu. Ancak bu gerçek görmezlikten gelinemez. En güzel tapınak Hatçepsut’ın tapınağıdı

Ramses
En büyük savaşı başlatan firavundur. Ramses savaşmayı biliyordu ancak İsrail Tanrısıyla yaptığı savaşta yenildi.

Babası Seti çok başarılı bir adamdı ve tapınaklar yaptırtmıştı. Bu tapınaklardan birinde politik bir ifade kullanıldıgı görülmüştür: 'Hükumdarlığımdan çok şey bekleyin'

Ramses 22 yaşında Ebu Simbel Tapınğnı yaptırtmaya başlamıştıç Bu tapınak Dagın içi oyularak yapılmıştır. Ramses yaşayan her varlıgın kendinden korkmasını istiyordu.

Ebu Simbel ve Ramses'in 4 dev boy heykeli 20 yılda yapıldı. Çok az bir teknolojiyle ve bu kadar az zamanda nasıl yapıldı hala bilinmiyor.

Nubia'dan Mısır'a geçenler Amon, Ra, Thoth ve Ramses'in bu heykellerinden korkuyordu.

Ramses eşi Nefertari'ye de tapınak yaptırdı ve 'Güneşin parladıgı kadın' yazıdırttı.

Teb'de tapınaklar inşa etti. Memfis'teki yönetimi ve başkenti Delta bolgesine taşıdı. Bu bölge sulaktı ve askeri harekata geçmek için uygun bir yerdi. Daha sonra Pi-Ramses adında yeni bir şehir yarattı. 25 yaşında en buyuk profesyonel orduyu oluşturdu. 25000 piyadeden oluşuyordu.

Kadeş Savaşı
Ramses savaşa hazırlandı Ra birligi yokedildi ve Ramses'in kampı savunmasız kaldı. Hitit casusları konuşturuldu ancak bir işe yaramadı. Ramses tuzaga dusurulmuştu. Sadece Amon birligiyle harekete geçebilecekti.

Herşeye rağmen Ramses kontrolu elşne almayı başardı. ' Ben yalnızım ama Amon beni koruyacak' dedi ve harekete geçti. Hititlilere 6 kere hücum etti. Yenilmek aklına bile gelmemişti. Hititliler kaçtı ve yenilgiyi zafere dönüştürmüş oldu.

Ölen Hitit askerlerinin sağ elleri kesildi ve üstüste kondu. Bu sadece birinci rounddu.

Ertesi sabah Ramses kişisel bir zafer kazandı. Hititler barış önerdi. Ramses barışı kabul etmedi ancak sadece ateşkesi kabul etti. Ramses'in Mısır'a dönüşü muhteşemdi ve savaşın her anını tapınak duvarlarına kazıttı.

Hititlerle ramses arasındaki bu anlaşma tarihteki bilinen ilk barış anlaşması olarak kabul edilir. Ramses'in Kadeş'i bırakma sebebi çıkış sırasındaki yenilgiyi kaldıramaması olarak gosterilebilir.

Ancak Kadeş savaşı daha önce oldugu bilinmektedir bu nedenle bu olasılık ortadan kalkar.

İsrail Savaşı

Deltada yaşayan İsrailliler artmıştı ve firavunla bazı çatışmalar ortaya çıktı. Musa Firavun'dan halkın gitmesi için izin istedi ancak Firavun izin vermeyince Musa asasını yere attı ve asa yılana dönüştü. Firavun bundan etkilenmemişti çünkü firavunun kendi adamları da bunu yapabiliyordu. Yere düşe yılan kafasını kaldırdı. Musa " Nil'deki balıklar ölecek ve Nil'in suyu igrenç olacak. Mısırlılar Nil'in suyunu içemeyecek" dedi ancak firavun yine de İsraillilere izin vermedi.

10 lanet gerçekleşecekti. Bu lanetlerin 10.su ise Mısır'da doğan herkesib ilk çoçukları ölecekti. Bu da gerçekleşmişti.

Bunun üzerine Firavun önce gitmelerine izin verdi sonra da vazgeçti.

Musa bir mucize gerçekleştirdi ve Nil'in suları ikiye ayrıldı ve İsrailliler kaçtı.Onları izleyen Mısırlılar ise boguldu. Firavun sonunda yenilmiştir.( Bu tarihte gercek olarak kabul edilmiştir ancaok Mısır tarihinde yazılı olanlar bunlar degildir.)

Bu olayın gerçekligi konusunda şüpheler mevcuttur. Eger bunlar gercekse neden herşeyi yazmayı adet edinen Mısırlıların kayıtlarında yoktur? Acaba tek neden Mısırlıların yenilgilerini kaydetmemeleri miydi?

Ramses bir gece bir rüya görür ve rüya yorumu yapabilenYusuf (joseph) çağırılır. Rüyada 7 şişman inek 7 zayıf ineği yemiştir.Yusuf'un yorumu 7 bereketli yılın ardından 7 kıtlık yılının gelecegidir.

Kıtlık donemi ge4rcekten de gelir ve Mısır buna daha önceden hazırlandıgı için hiç etkilenmeden atlatır.

Mısır'ın bir bolgesinde belli bir kayalık kutlesi vardır ve burdaki kayaların üstünde İsrail çıkışı kayıtlıdır ve çıkış burdan ögrenilebiliyor.Burada aynı zaman da savaş zaferleri kayıtlı ve İsraillilerin göçebe bir toplum oldugu belirtiliyor.

Ramses 67 yıllık hükümdarlıgının sonunda 92 yaşında öldü ve 100 çocugu oldu ( bu çocuklarının hepsi öz cocukları degildir).
Tüm tapınaklara oğullarının kabartmaları yapılmıştır.

Krallar vadisinde her mezar numaralandırılmış vaziyettedir. 5 numaralı mezar Ramses'in oğulları için yaptırılmış mezardır ve en geniş mezar oldugu bilinmektedir.

Çıkışa denk gelen firavunun Ramses ( adsız firavun) oldugu tarihte kesin olarak kabul edilmiştir.


Ramses tüm eşleri arasında en önem verdigi Nefertari idi. Ramses ve Nefertari Nil'e açıldılar ancak Nefertari öldü ve Ramses ona Mısır'ın en güzel tapınağını yaptırdı. Ramses Nefertari'nin ölümünden sonra çok değişti. Artık ordularının başında savaşamıyordu. Artık eski gucu kalmamıştı.

Rodos Heykeli


 RODOS HEYKELİ...

Güneş Tanrısı Helios'un tunçtan yapılma dev heykeliydi ve Rodos limanının ağzında bulunuyordu; Ama çoğu kez sanıldığı gibi heykelin bacakları arasından gemiler geçmiyordu. Heykel yaklaşık 32 m yüksekliğindeydi ve İÖ.304'teki başarısız Rodos kuşatmasından kalma tunç gereç ve silahların eritilmesiyle yapılmıştı. Rodos Heykeli, İÖ.280'den 255'e kadar, gemicilere karayı gösteren bir işaret görevi gördü ve daha sonra adayı sarsan bir deprem sonucu yıkıldı.

Rodosluların Rodos limanının girişine diktikleri bu heykel söylenenlere göre o kadar büyüktü ki, ayaklarının biri limanın bir girişine, diğeriyse diğer girişine basıyordu. Böylece limana girmek isteyen gemiler bu ayakların altından geçiyordu. Tanrı Zeus'u temsil eden bu bronz heykelin boyu 30 metreyi buluyordu. 224 yılında bir depremle yıkıldığı sanılan heykelin elindeki meşaleyi yakmak için ayaklarının içinden başlayan bir merdivenle yukarı kadar çıkılabiliyordu.

Rodos'un ilk sakinleri olan Dor'lar, Argos'tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios'a taparlardı. Dor'lar Rodos'ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike'nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler.
Dor'lar, Makedonya Kralı Demetrios'la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, zafer anıtı olarak ve ilahları Helios'a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle Newyork limanındaki Hürriyet Heykeli'ni andırıyordu.

Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl "Helicia" denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.

Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiş ve M.Ö. 223 yılında bir depremde yıkılmıştır. Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos'lu Khares'ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.

Babilin Asma Bahçeleri

Image

BABİL'İN ASMA BAHÇELERİ...


İ.Ö. 600 dolaylarında Babil kralı Nabukadnezar'ın yaptırdığı bahçelerdir.
Söylentiye göre kral bunu kraliçelerinden birini sevindirmek için yapmıştı. Bahçeler, bir piramit oluşturacak biçimde taraçalar halinde yükseliyordu ve her taraçaya dünyanın dört bir yanından getirilmiş ağaç ve çiçekler dikilmişti. Bu bitkiler asıl yapıyı gözden saklıyor ve sadece havada"asılı"gibi duran bahçeler görünüyordu.

Bazılarına göre Asma Bahçeler yerine büyük Babil Surları dünyanın ikinci harikasıdır. Kral Nabukadnezar' ın Asma Bahçeler ile aynı zamanda yaptırdığı bu surların 100 mt.yüksekliğinde olduğu ileri sürülmüştür. Eski Babil kentini koruyan bu surların yerinde bugün yalnız M.Ö. 600 yılında yapılan bu yapı kat kat taraçalardan oluşuyordu. Bu taraçalarda türlü hayvanlar, minik çağlayanlar, bin bir ağaç ve bitki yer alıyordu. Bir tür yapay cennet olarak tasarlanmıştı. Kral Buhturnasr, çok bereketli bir ülkeden gelen eşi kraliçe Semiramis'in memleketi özlemi çekmesini önlemek için ona böyle bir armağan sunmuştur. Yüksek surlarla çevrilmiş bu bahçenin içindeki kanallarda kayıklar bile yüzebilmekteydi. ca bir yıkıntı vardır.
M.Ö. 450'li yıllarda tarihçi Herodot "Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar." demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk'a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.

Babil, M.Ö. 605'den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.

Bahçeler Nebuchadnezzar'ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis'i neşelendirmek için yapılmıştı.Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya'nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.

Yunanlı coğrafyacı Strabo'nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.

Yunanlı tarihçi Diodorus'a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.

İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev'in Babil'i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir.

Mısır Piramitleri - Dünyanın Yedi harikası

MISIR PİRAMİTLERİ





Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır'daki Keops Piramididir. Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.

Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.


Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir.

Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de "Dünyanın Birinci Harikası" olma niteliğine hak kazanmıştır.

Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.

Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.




Piramitlerin Gizemi...

*Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.
* Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
* Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
* Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
* Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
* Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
* Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.
* Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
* Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.
* Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
* Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
* Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur
* Büyük Piramidin açıları, Nil'in delta yöresini iki eşit parçaya bölerler.
* Gize'deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3:4:5'dir.
* Büyük Piramidin tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.
* Büyük Piramidin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.
* Büyük Piramit, dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alıyor.
* Büyük Piramit, dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
* Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler. Piramidi çeviren tas levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Bu gölgelerin tas levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.
* Büyük Piramit'le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
* Piramidin yüksekliğiyle,çevresi arasındaki oran, bir dairenin yari çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir. Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.
* Gizde'den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler. Bu boylam ayrıca,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.
* Büyük piramidin tepesi Kuzey kutbunu, çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder. Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.