Mezopotamya, bugün Irak, doğu Suriye ve Güneydoğu Anadolu'yu (Türkiye) kapsayan coğrafi bölgeyi tarif eden bir isimdir. Mezopotamya Eski Yunanca'da "iki nehir arasındaki yer" demektir; μέσος ("arasında"
ve πόταμος ("nehir"
. Kastedilen iki nehir Fırat ile Dicle'dir, zira bölge bu iki nehrin arasında kalır.
Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş Mezopotamya, birçok farklı kültür ve halkın karıştığı bir bölge olmuştur ve bu nedenle de medeni gelişime sahne olmuştur. Bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış bölgede birçok medeniyet gelişmiştir ve bu sebeplerden Medeniyet(ler) Beşiği olarak da anılmıştır. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir bölge değildir. Basit anlamda Yunan tarihçileri bu bölgeyi anmak için bu ismi anmışlardır.
Tarih
Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümerler, Akadlar, Persler, Babilliler ve Assurlular gibi. Bunların dışında daha birçok halk ve kavim Mezopotamya'da kök salmıştır.
Yazı Öncesi Dönemden Sümerlere
Son buz devrinin sonlarına doğru, hâlâ hüküm süren buzul veya buzul arası iklim koşullarından kaçmak için insanlar topluluklar halinde güneye doğru göç etmişlerdir. Bu dönemlere dair kuzey Irak'ta ve çevre bölgelerde çeşitli yerleşim alanları göze çarpar. Daha sonra iklimin tarım için uygun hale gelmesiyle kuru tarım başladığı gibi yerleşim birimleri de oluşmaya başlamıştır.
Güneydoğu Anadolu'da Çayönü (Diyarbakır, Türkiye) ve Göbekli Tepe (Şanlıurfa, Türkiye) gibi yerleşim yerleri Neolitik dönemde Mezopotamya'daki göze çarpan yerleşim bölgelerindir. Bunlara kuzey Irak'taki Cermo da eklenebilir. Bu yerleşimler dönemin kültürel ve teknolojik gelişimini anlamak için önemlidirler.
Tarım gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin ünlü yerleşim bölgelerine örnek olarak Samarra, Halaf ve Hasuna verilebilir. Bu dönemde her kent aynı zamanda ayrı bir kültürel tarz ortaya sunmaktaydı. Bu kentlerin ortak yönü konutların ortaya çıkışıdır. Yine de konutların mimari tarzı kentten kente değişiklik gösterir. MÖ 5500-MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya'da öne çıkan iki kültür kuzeyde Halaf kültürü ve güneyde Ubaid (Obeyd) kültürleridir.
Uruk döneminden bir heykelcik.Bölgenin bir sonraki evresi Uruk dönemi (MÖ 4000-MÖ 3100) olarak anılabilir. Bu dönemde güneydeki kentler büyük oranda gelişmiştir. Bu gelişmeler sadece kültürel planda değil aynı zamanda teknolojik plandadır da. Uruk kenti, dönemi karakterize eden kent olarak, çok önemli bir konumdadır. Sulu tarımın geliştiği bu dönemde, madencilik ve teknoloji dallarında da ortaya çıkan gelişmeler kentlerin genel durumunu yükseltmiştir. Uruk kentinin ünlü Mezopotamya kahramanı Gılgamış'ın evi olduğu da söylencelerde yer alır. Bu dönemde ticaret büyük oranda gelişmiştir ve Mezopotamya'nın o dönemde bilinen sınırları içeresinde yoğun bir ticaret ağı oluşmuştur. Ayrıca Anadolu ile yapılan ticaret, Anadolu halklarının kültürünü de Mezopotamya'ya, sınırlı anlamda da olsa, taşımıştır. Bu dönemin sonlarında yazı geliştirilmiş ve kayıt tutumu da başlamıştır. Bu dönemlerde ve daha sonra bir süre güneydeki gelişimlerin kuzeye geçmesi uzun zaman almıştır.
Sümerler
Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde Mezopotamya'da 18'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur zikredilebilir.
Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Son dönemlerde Sümerlerin baş tanrısı konumundaki Enlil'in tapınağı Nippur'da idi bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı.
MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akkadlar yükselişe geçmiştir.
Bir Akkad kralının zafer anıtının parçası, MÖ 2300 dolaylarına ait.
Akkadlar
Akkadlar
Sami kökenli bir topluluktur. Sümerler döneminde Mezopotamya'ya göçen bu topluluk Sümer kültürünü benimsemiştir. Sümerler sonrasında Mezopotamya'nın lideri konumuna gelen halk, Mezopotamya'daki medeni gelişimin öncüsü Akkadlar olmuştur. Ayrıca Akkadlar daha sonra Mezopotamya'da güçlü konuma ulaşacak yine Sami kökenli Asur ve Babil halklarına da öncülük etmişlerdir. Akkadlar, Sümerlerden farklı olarak kent krallıklarından ziyade Evren veya Dünya krallığı kavramını Mezopotamya'ya getirmiştir. Bölgenin merkezi bir idare eline geçmesi de ilk kez Akkadlar döneminde olmuştur.
Akkad hanedanının kurucusu kral Sargon'dur. Agade isimli bir başkent kuran Sargon kayıtlara göre
34 savaş yapmıştır. Yine de Sargon'a dair bilgilerde mitoloji ile gerçeklik karışıktır. Sargon'un torunu olan Akkad kralı Naram-Sin de dedesinin yolundan gitmiş birçok sefer yapmıştır. Fakat Naram-Sin'den sonra bölgedeki güç dengeleri değişmiş ve Akkadlar düşüşe geçmiştir. Kısa bir süre için de Zagros Dağlarından inen ve işgale başlayan Gutiler yönetimi ellerine geçirmişlerdir.
Üçüncü Ur Hanedanı
Akkadların yönetimindeki zayıflıklar nedeniyle, birçok kentin yönetici hanedanı yönetimi tekrar ellerine geçirmişlerdir. Bu kentlerden öne çıkanı
Ur kenti ve yöneticisi 3. Ur Hanedanıdır. Hanedan Akkadların izinden giderek bütün bölgeyi kontrol altına almak istemiştir.
Yaklaşık 100 yıl kadar (MÖ 2100-MÖ 2000) süren bir dönemde Ur kenti Mezopotamya'nın en büyük siyasi gücü olmuştur. Dönemlerinin sonu yoğun göçler ve çevre toplulukların saldırıları ile gelmiş ve yönetimleri zayıflamıştır. Ur Sülalesinin yönetiminin sonu aynı zamanda Sümerlerin Mezopotamya'daki yönetimlerinin sonu demektir. Daha sonra Sümer kökenli olmayan kavim ve sülaleler egemen olmuşlardır. Yine de bu dönem kültürel, dini ve mimari açıdan medeni gelişimi büyük oranda etkilemiştir.
Hammurabi kanunnamesi....
Asur ve Babil
3. Ur Sülalesinin çöküşünden sonra kuzeyde büyük bir siyasi güç olarak Asur, güneyde ise din ve kültür merkezi olarak Babil öne çıkmıştır. Aynı zamanda 2. binyılın erken dönemlerinde bölgeye gelen Hurri ve Amurrular (veya Amoritler) bölgenin gerek nüfus gerekse kültürel yapısını büyük oranda etkilemiş, daha sonraki siyasi olaylara da etki etmiştirler.
2. binyılın başlarında yükselen kavimlerden biri Asurlardır. Özellikle oluşturdukları geniş ticaret ağı onların Mezopotamya kültürünü farklı bölgelere yaymasına ve farklı kültürleri de Mezopotamya'ya taşımasına neden olmuştur. Anadolu'ya yazının gelmesi de yine bu dönemdeki Asurlu tüccarlar sayesinde olmuştur.
Diğer yükselen kavim ise güneyli Babil'dir. Amurru kökenli olan Eski Babil sülalesi, 5. kral Hammurabi ile dönemin diğer krallıkları üzerinde egemenlik kurmuştur. Bu sıralarda Anadolu'da Eski Hitit Devleti fetihlere başlamış ve sonunda Hitit Kralı I. Murşili MÖ 1595 yılında Babil'i alarak Babilin egemenliğine son vermiştir.
III. Tiglatpileser'i gösteren rölyef. MÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinden. Louvre MüzesiDaha sonraki dönemlerde Kassitler öne çıkmış, Anadolu'daki Hititler güçlenmiş, Hurriler Mitannilerin önderliğinde yeni bir siyasi güç oluşturmuşlardır. Yaklaşık iki yüzyıl süren Mitanni-Hurri egemenliğinin zayıflaması Asurların yükselmesine olanak vermiş ve MÖ 13. yüzyılda Asur kralı I. Şalmaneser Mitanni-Hurri devletini sonlandırmış ve Asur egemenliğini kesin olarak başlatmıştır. Fakat bu Asur egemenliği de yoğun göç dalgaları sebebiyle zayıflamıştır. MÖ 9. yüzyılın başında kuzeyde Asur'un tekrar yükselmesine kadar bölge karışık bir dönem geçirmiştir. Bu zamana kadar Mezopotamya ve çevresinde birçok yeni devlet ve kavim ortaya çıkmıştı.
MÖ 9. yüzyıldan yaklaşık MÖ 5. yüzyıla kadar süren Asur yönetimine Yeni Asur Krallığı denmiştir. Bu dönemde yoğun bir yayılma politikası benimsenmiş, her kral sayısız sefer yapmıştır. Yine de güney Mezopotamya'da Babil egemenliğini korumuştur. Babil dışında Urartular ve Medler de bağımsız birer güç olarak konumlarını korumuşlardır.
Bir dönem Asur zayıflasa da III. Tiglatpileser ile tekrar yükselmeye başlamış Urartu kralını yenmiş ve yayılma politikasıyla diğer önemli güçleri, Babil ve Medleri, rahatsız etmiştir. II. Sargon ve sonrasında Asur'un konumu daha da yükselmiş; Asur birçok krallığı egemenliği altına aldığı gibi Mısır'a yapılan büyük seferlerle Mısır'ı da yağmalamıştır. Yeni Asur Krallığı'nın en geniş olduğu dönemde Medler ve Babilliler, İskitlerle birleşerek Asur'a savaş açmış ve sonunda Asur'un yıkılmasına neden olmuştur.
Yeni Asur Krallığı sonrası dönemde Babil yükselişe geçmiş ve Yeni Babil olarak anılan bir dönem başlamıştır. Yeni Babil, Asur'un bütün topraklarına egemen olduğu gibi çevre krallıklara birçok sefer düzenlemiştirler. Bu sıralarda Medler Urartu devletine son vermiştirler.
MÖ 539 yılında Perslerin Babil'i ele geçirmesiyle Yeni Babil son bulmuştur. Bu dönem ve sonrasında Persler tüm Mezopotamya'yı egemenlikleri altına almıştırlar.
III. Tiglatpileser'i gösteren rölyef. MÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinden...
Sonraki Dönemlerde Mezopotamya
Mezopotamya Büyük İskender'in Persleri egemenliği altına alışına kadar Perslerin egemenliği altında olmuştur. Daha sonra bir süre Pers imparatorluklarının egemenliği altında kalmış, daha sonra Romalılar kuzeybatı bölümünü egemenlikleri altına almışlardır. Pers Sasani İmparatorluğu döneminde egemenlikleri altındaki Mezopotamya'nın büyük kısmı Del-i Iranşahr yani
"İran'ın Kalbi" olarak anılmaya başlanır ve başkent Mezopotamya'da yer alır. MS 7. yüzyılın erken dönemlerinde Arap halifeleri Şam'ı kontrol altına alır ve zaman içinde Mezopotamya Arapların egemenliği altında tekrar birleşir. Yine de bu dönemde iki vilayet şeklinde idare edilir: kuzeyde Musul başkent, güneyde Bağdat başkenttir ki Bağdat daha sonra hilafetin de başkenti olur ve 1258 yılına kadar böyle kalır. 1508-1534 arasında Safaviler kısa bir dönem için Mezopotamya'yı kontrolleri altına alsalar da 1535'te Osmanlılar (Türkler) Bağdat'ı egemenlikleri altına alırlar. Osmanlı Devleti'nin egemenliği sırasında Mezopotamya üç vilayete ayrılarak idare edilir:
Musul, Bağdat ve Basra. 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Mezopotamya kısa bir süre için İngilizlerin yönetimine geçer ve İngilizler bugünkü Suriye ve Irak'ı bir Haşimi yöneticiye bağlı bir devlet olarak kurar. 1920'de İngilizler tarafından Irak ulus devleti kurulur ki bugünkü Irak sınırlarının yanı sıra bugünkü Kuveyt de sınırlara dahildir. Daha sonra 1961 yılında Kuveyt bağımsızlığını ilan eder.
Yazının Gelişimi
İlk yazı denemeleri piktogramlardan geliştirilmiştir. Bunlar hikayeleri, tarihi ve bazı olayları anlatan tabletlere çizilmiş resimlerdir. Daha sonraları farklı harfler için farklı işaretler geliştirmeye başlarlar ki buna
çivi yazısı denmiştir. Bu yeni yazı türü kısa sürede yaygınlaşır ve piktogramlardan daha fazla kullanılmaya başlar.
Harfler, kil tabletler üzerine oyulurdu.
Matematik, Tıp ve Astronomi
Mezopotamyalılar iki sayı sistemine sahipti. Sümerler, zamanı altmış dakikalık saatlerde ölçen ilk insanlardır ve haftada yedi günlük bir takvim de oluşturmuşlardır. Babilli astronomlar gündönümü ve tutulmaları hesaplayabiliyorlardı. Astronominin gelişimi din ve mitoloji ile iç içedir zira insanlar astronominin bir amacı olduğuna inanıyorlar ve ona bazı dini veya mistik unsurlar yüklüyorlardı.
Örneğin tutulmalar kötüye işaretti. Her ne kadar anatomi ve tıp konusunda bilgileri olmasa da tıbbi tanı listeleri oluşturmuşlar, hastalıkları gözlemlemişlerdir.
Mezopotamya Halkları ve Dilleri
Mezopotamya büyük oranda göç almış, birçok kavme ev sahipliği yapmıştır. Fakat göç eden toplulukların çoğu var olan Mezopotamya kültürünü benimsemiş, ayrı bir kültür veya dil olarak barınamamıştır. Bu nedenle Mezopotamya'da var olmuş çoğu halkın, yazılı kayıtlar sayesinde, sadece isimleri bilinmektedir. Bunlara
Guti, Amurru (Amorit), Kassit gibi halklar örnek olarak verilebilir.
Bugüne ulaşan çivi yazılı kayıtlar, tabletler sayesinde Mezopotamya'nın en yaygın dillerinin Sümerce ve Akadca olduğu söylenebilir. Bunlardan Sümerce Hint-Avrupa ve Sami kökenli bir dil değildir. Bazı özelliklerinin Ural-Altay grubu dillerle benzerlik gösterdiği düşünülmüştür. Yapılan çalışmalarla Sümerce ve Türkçede ortak olan birçok söz tespit edilmiştir (dingir-tengri, kabkagag-kap kacak gibi). Bugün Sümerce bu dil gruplarından ayrı bir dil olarak ele alınır. Akadca ise, Sami kökenli Akadların dilidir ve Sami kökenlidir. Daha sonraki dönemlerde kullanılan Babilce ve Asurca da Sami kökenli dillerdir.
Bunların dışında Hurrilerin Mezopotamya'ya girişi ve daha sonra Mitannilerin liderliğinde önemli bir siyasi konuma gelmeleriyle Hurrice de, en azından bir dönem için, Mezopotamya'nın önemli dillerinden biri sayılmıştır. Hurriceye dair pek bilgi yoktur yine de Urartuca ile aynı kökenden geldiği bilinmektedir.
Sümerce gibi diğer dillerden farklı özellikler taşıyan bir Mezopotamya dili de
Elamca'dır.
Din ve Mitoloji
Antik Mezopotamya dini, kayıtları bilinen en eski dindir. Antik Mezopotamya dininin temelleri Erken Sümer Hanedanları tarafından atılmış, daha sonra oluşan uygarlıklar ve bölgeye yerleşen kavimler bu dini yapıyı benimsemiştirler. Her ne kadar bölgenin bölümleri arasında farklılık gözlense de temel dini figürler, destanlar ve inanışlar aynı kalmıştır.
Sümerce
"evren" sözcüğü an-ki'dir. Bu tanrı An (veya Anu) ve tanrıça Ki'yi işaret eder. Bu çiftin çocuğu Enlil, hava tanrısıdır ve zamanla Sümerlerin ve daha sonraki kavimlerin baş tanrısı olmuştur.
Destanlar çoğu zaman hem tarihi, hem de dini/mitolojik öğeler taşımaktaydı. Yine tarihi kayıtlarda da dini ve mitolojik unsurlara rastlanır; örneğin kral listelerinde mitolojik unsurlarla gerçekler karışık biçimdedir. Daha sonraları ortaya çıkan birçok dinde de geçen ve araştırmacılarca Mezopotamya kaynaklı olduğu düşünülen anlatılara
"Tufan" ve
"Yaratılış" örnek olarak verilebilir.
Mezopotamya mitolojisi Sümer, Akad, Asur ve Babil odaklı olmakla beraber bölgeyi etkilemiş sayısız halkın mitolojilerinden yoğun biçimde etkilenmiştir. Politeistik bir din olan Mezopotamya dininin tanrı ve tanrıçaları zaman içinde isim değiştirse de özellikleri genelde aynı kalmıştır. Bazı önemli tanrı ve tanrıçalar şunlardır:
An, Sümer gök tanrısı daha sonraları Anu olarak anılmaya başlanır. Ki ile evlidir fakat diğer Mezopotamya dinlerinde Uraš olarak anılan bir eşi vardır.
Marduk, Babil'in baş tanrısı.
Gula veya diğer bölgelerde Ninişina, şifa tanrıçasıydı. Birisi hastalandığında şifa için ona dua edilirdi.
Nanna (bazı bölgelerde Suen, Nanna-Suen veya Sin), ay tanrısı. Enlil'in çocuklarındandı.
Utu (Šamaš veya Sahamaş), güneş tanrısı.
İştar, Asurlu aşk ve cinsellik tanrıçası. Sümer tanrıçası İnanna'dan köken aldığı düşünülür.
Enlil, Mezopotamya dininin en güçlü tanrısı olarak görülürdü. Karısı Ninlil çocukları ise: İnanna, Iškur, Nanna-Suen, Nergal, Ninurta, Pabilsag, Nuşu, Utu, Uraš Zababa ve Ennungi.
Nabu, yazı ve bilgelik tanrısı.
Ninurta, Sümer savaş tanrısı.
Zigguratlar
Zigguratlar Mezopotamya'da yapılmış olan büyük tapınaklardır. Kil ve balçıktan yapılan zigguratlar çok yüksek yapılardı.
Kalp hastalığını iyileştiren su, unutkanlıkları iyi eden yer, türlü hastalığa deva delikli direk, paskalya geceleri ortaya çıkan yumurta kabukları, geceleri içeride dolaşan ışıklar, Nuh'un gemisinin tahtalarıyla yapıldığı söylenen kapılar ve daha birçok açıklanamayan olay...
921 YIL KİLİSE, 481 yıl da cami olarak hizmet gören Ayasofya, gerçekten çok etkin bir bina. İçeri girildiğinde insan ister istemez yüzyılların ağırlığını hissediyor. Bu dev yapı büyüklük yönünden Dünya'da dördüncü, kubbe yüksekliği yönündense beşincidir.
Yüzyıllarca Hıristiyan Ortodoks Kilisesi' nin yönetim merkezi olan Ayasofya'ya Osmanlılarda çok önem verdiler. Bu önem onun maddi ve manevi varlığını büyüttü. Çeşitli mitler, öyküler, inançlar üst üste yığıldı.
Gerçi, Dünya'nın birçok yerindeki ünlü ibadethanelerin kendilerine göre mitleri vardır. Yapım zamanlarının eskiliğine göre, çeşitli garip inançların hedefi olmuşlardır. Fakat Ayasofya'nın bu alandaki ünü çok fazla. Onun her yanı garip öykülerle dolu...
Maketini arılar yaptı
Ayasofya birçok kereler yapıldı ve yıkıldı. En son yıkılışı da Bizans tarihinde geçen Nika isyanı sırasında oldu. M.S. 532 yılındaki bu isyan sırasında Ayasofya tamamen yandı.
Bizans İmparatoru Justinyanus kiliseyi yeniden yaptırmaya karar verdi. Yapacak mimarı bir türlü bulamadı. O günlerde çok ilginç bir olay oldu. Bir dini ayin sırasında elindeki kutsal ekmekçiği bir arı kapıp kaçtı. İmparator arının saklandığı peteği bulup getirene ödüller vaat etti. Sonunda birisi bulup getirdi. Hayretle gördüler ki, petek mabet maketi şeklindeydi. Mabedin mihrap yerinde de kutsal ekmek duruyordu.
Beyazlı delikanlının getirdiği altın
Sonra yapım başladı. Sıra kubbeye geldiğinde para bitmişti ve durmak zorunda kaldılar. İşte tam bu sırada, beyazlar giymiş bir delikanlı ortaya çıktı. Beraberinde çuvallarla yüklü katırlar da getirmişti. Delikanlıyı, İmparator Justinyanus'un huzuruna çıkardılar. İmparator çuvalların içindeki altını görünce, şaşkınlığını gizleyemedi.
Justinyanus buna çok sevindi. Olayı yakınlarına anlattı. Fakat tılsım bozuldu. Beyazlı delikanlı bir daha görünmedi
Mimar kaçıyor
Duvarlar kubbe seviyesine gelince bu defa, mimarbaşı ortadan yok oldu. Roma'ya kaçtığını öğrendiler. 7 yıl sonra mimar, Roma'daki işini de yarım bırakıp tekrar İstanbul'a döndü. İmparator, mimarbaşını görünce çok kızdı. Fakat mimarbaşı ona şöyle dedi:"Bu koca yapının temelinin çok sağlam olması gerekir, eğer kalsaydım acele ettirecektiniz ve yapının sağlamlığı tehlikeye düşecekti."
Ayasofya'nın yapımı, 40 yıl sürdü. Büyük kubbenin üzerine altın bir haç takıldı. Bu haç o zamanlar öyle parlaktı ki, güneş vurunca, ışığı Alemdağ'dan,hatta Istranca Dağlanrından dahi görülüyordu.
Yılanlar imparatoriçenin cesedini yiyorlar
Justinyanus'un karısı İmparatoriçe Thedora,
güzelliğinden başka bir şey düşünmeyen çok günahkâr bir kadındı. Ölünce yılanların kendisini yiyeceklerinden çok korkuyordu. Bu nedenle kurşun bir lahit yaptırdı ve kilisenin büyük kapısı üzerine gömülmesini emretti.
Ancak efsaneye göre iki yılan, lahitte delikler açarak içeri girdiler ve cesedi yediler. Şimdi Ayasofya'nın giriş kapısı üzerinde görülen delikler yılanların açtığı delikler olarak kabul edilir.
Terleyen direk
Ayasofya'nın kıble tarafındaki kapılarından soldan sayılınca sonuncusunun iç tarafında bir mermer sütun var. Bu sütunun en büyük özelliği kış ve yaz nemli olması. Bu yüzden bu sütuna "terleyen direk" deniyor. Sütunun zemininden başlayarak bir buçuk metrelik bir kısmı bakır plakalarla kaplı.
İnanca göre sürekli baş ağrısı çekenleri, sindirim sistemi hastalıkları olanları ve sıtmaya tutulanları bu direk tedavi ediyor. Önce iki rekât namaz kılınıyor, sonra hasta avuçlarını önce bakır plakalara sonra da yüzüne sürüyor. Bu hareket üç kez tekrarlanınca hastalıklar iyi oluyor...
Ayrıca elleri çok terleyen kimselerin, direğin üzerinde bulunan deliğe parmaklarını soktukları ve artık ellerinin terlemediği birçok defalar görülmüş...
Terlemenin nedeni...
İnanca göre, Ayasofya'nın büyük bir kubbesi bir depremde yıkılınca, 300 rahip Mekke'ye gitmişler ve orada zemzem suyundan almışlar, bunu Mekke toprağı ile karıştırıp,bu sütunun altına harç olarak koymuşlar. Sütunun bu yüzden "terlediğine"inanılıyor.
Bir başka inanca göre de Hızır Peygamber, parmağım Ayasofya'daki deliğe sokmuş ve binayı Mekke'ye yöneltmiş yani kıbleye çevirmiş.
Terleyen direğin ya da diğer adıyla ağlayan direğin öyküsü, görüldüğü kadarıyla Osmanlı döneminde ortaya çıkmış. İslam inançlarıyla beslenmiş.
Sütunun yapısının gözenekli olduğu ve kılcal damarlar yoluyla temeldeki suyıK emdiği ve bu yü zden terlediği, en geçerli bilimsel açıklamalardan biri. Ama acaba neden sadece bu direği gözenekli taştan yapmışlar? Bu soru cevapsız kalıyor...
Kuyudaki şifalı su
Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasında bir kuyu var. Eskiden bu kuyu kalp hastalığına tutulanların sık sık geldikleri bir yerdi. Bunlar üç cumartesi art arda aç karnına buraya geli}, sabah namazını kılar ve bu sudan içerlerdi.
Bu gelenek cami müze haline getirilene kadar sürdü. Kuyunun üzerinde yaklaşık 50 santim çapında, demir bir kapak var. 7 metrelik bir çubuk sarkıtıldığında dibine ulaşılamıyor. Su hâlâ mevcut, tadı tatlımsı ve mineralli.
Bu suyun ne tür bir bir bileşim taşıdığının, incelenmesi gerekir. Yüzyıllardır orada durduğuna göre acaba bozulmuş mudur? Sonra niçin kalp hastalığına iyi geliyor? Bu da düşündürüyor. Yoksa suyun bir özelliği mi var? Bu soruların cevaplarını, devletin yetkili kurumlarına bırakıyoruz.
Geçenlerde bilim dünyası çikolatanın içinde bulunan bir maddenin hormonal etki yaptığını açıkladı. Ama bu etki özellikle, aşk yüzünden kalbi kırılanların üzerinde görülüyormuş. Demek ki, bu madde,beyinde aşırı üzüntü yaratan merkezi etkiliyor. Ayasofya' daki kuyunun şifalı suyunun da böyle bir özelliği neden olmasın!
Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasındaki kuyunun ağzı (üstde). Eskiden kalp hastaları, gelip bu kuyudan su içerler ve iyileşirlermiş. Ayasofya'nın ihtişamlı kubbesinin içeriden görünümü (altta).
"Tabuta dokunursanız, Ayasofya yıkılır"
Ayasofya'nın orta kıble kapısı üzerinde bir tabut var. Sarı pirinçten yapılmış bu tabutta Kraliçe Sofya yatıyor.
Yalnız bir tehlike var, "Bu tabuta sakın dokunmayın" deniyor. Çünkü tabuta el sürü-lürse-jbüyük bir gürültü başlıyor ve tüm bina sallanmaya başlıyormuş.
Kubbenin dört tarafında birer melek resmi var. Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail'dir. Bu melekler kanatlarını açmış bir biçimde çizilmişler. İnanca göre Azrail, imparatorların ölümlerini, Mikail düşman saldırılarını, Cebrail ve İsrafil ise olacak olayları haber veriyor.
İnananlar, tabut ile bu melekler arasında bir ilişki kuruyorlar... Tabutun koruyuculuğunu da üstlenen melekler, ona dokunulmasına izin vermiyorlarmış.
Esrarengiz kapılar
Ayasofya'nın güney tarafında ufak ve dar bir koridorun ucunda örülmüş bir kapı var. Buna "açılmaz kapı" deniyor. Anlatılanlara göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul'a girdiğinde Rum Ortodoks Patriği yanındakilerle bu kapının önünde dua ediyormuş.
Osmanlı ordusu kiliseye girince, Patrik bu kapıdan kaçıp kaybolmuş ve kapı bir daha açılmamış. Her paskalyada bu kapının önünde" kırmızı yumurta kabukları" ortaya çıkarmış...
Bir de "Kapanmaz Kapı" miti var. Fetih günü, Fatih'in ordusundan biri bu kapıya öyle bir vuruş vurmuş ki, kapı yere gömülmüş ve bir daha asla açılmamış
İmparatoriçe Thedora'nın gömüldüğü lahit (üstte). Deliklerden 2 yılanın girip, Thedora'nın cesedini yediği kabul ediliyor. Ayasofya'nın içinden bir başka görünüm (altta)
Pençe nişanı
Binanın güneydoğusundaki kubbeyi tutan fil ayağının bir yüzünde 6 metre yükseklikte ele benzeyen bir iz var. Kuşaktan kuşağa anlatılanlara göre, fetih günü, Fatih Sultan Mehmet'in atı ürkmüş, Sultan eliyle bu kemere tutunmuş. Atı ise sütunun kaidesini zedelemiş. Buraya kadar bir şey yok. Ama pençe izinin yerden 6 metre yükseklikte olduğu ve bu yüksekliğe, hiçbir atın erişemeyeceği düşünülürse, olayın esrarı bir anda ortaya çıkıveriyor
Gizli ayin
Bir başka olay Kanuni Sultan Süleyman döneminden. Gece bir derviş grubu camiye ibadet etmek için geliyormuş. Uzaktan Ayasofya' nın bütün ışıklarının yandığını görmüşler, içeriden ilahi sesleri geliyormuş.
Dervişler korkup içeri girmemişler, olay padişaha iletilmiş. Kanuni adamlarıyla bizzat gelmiş ve dışarıdan olayı aynen görmüş. Sonra içeri girilmesini emretmiş ama içeri girenler kimseyi bulamamışlar. Her yer kapkaranlıkmış. Bu da Ayasofya'nın, halk deyişiyle, pek tekin bir yer olmadığına işaret eden bir efsane...
Ayasofya'nın mucizelerinin sonu gelmiyor
Büyük kıble kapısının kanatlarının Nuh'un gemisinin tahtalarından yapıldığı bir diğer inanç. Eskiden deniz seferine çıkılmadan önce, yolcular bu kapıya gelir, dua eder ve Hz. Nuh'tan yardım dilerlermiş...
Alıntıdır...
Bozkır Türkleri giyim eşyalarını koyun, kuzu, sığır, tilki ve av hayvanlarının derisi ile koyun, keçi, deve yününden yaparlardı. Eski Türkler ayrıca bez dokurlar, giyecekleri için de kendir yetiştirirlerdi. Yün kumaş ve bezden iç çamaşırı yapar, ürettikleri yün kumaş ve keçeleri başta Çin olmak üzere çeşitli ülkelere ihraç ederlerdi. MÖ 1. yüzyıldan kalma bir Asya Büyük Hun hükümdar ailesine ait Noyun-Ula kurganında, 20 çeşit ipekli kumaş ile birlikte üzerine bir Hun Türkü'nün portresi işlenmiş olan yün kumaş ve süslü keçeler bulunmuştur.
Bilindiği üzere yeryüzünde atı ilk evcilleştiren ve atı binek hayvanı olarak kullanan ilk kavim, Türkler'dir. Yeryüzünün ilk atlı milleti olan Türkler, pantolon ve ceketi ilk kullanan kavim de olmuşlardır. Çünkü pantolon ve ceket süvari giysisidir ve bir süvarinin içinde en rahat edeceği giyecekler pantolon ve cekettir. Dünyada pantolon ve ceket kullanımı ilk olarak Türkler'de, daha sonra da Türkler'le yakın ilişki içinde olan milletlerde görülmüştür. Romalılar ketenden gömlek yapıp giymesini Hun Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Kazar (=Hazar) konçuyu (=prensesi) Çiçek'in Bizans sarayına gelin gittiği zaman giydiği Türk tipi imparatoriçelik giysisi, daha sonra Çiçekion adıyla Bizans'ta moda olmuştur. Bugünkü çağdaş giysi tipinin ilk örneği olan bozkır tarzı giyim-kuşam, Çin'de MÖ 4. yüzyıldan, Avrupa'da MS 5. yüzyıldan, Bizans'ta ise MS 6. yüzyıldan sonra Türk usûlüne göre yapılan askerî ıslahatlar sonucu dünyaya yayılmıştır. Adı geçen kavimler Türkler'le temas kurmadan önce bol ve uzun entari biçimindeki giysiler giyerlerdi. Bunu, bu kavimlerin Türkler'le temasa geçmeden önceki dönemlerinden kalan yontu, kabartma ve resimlerinden kolayca anlayabiliriz.
1. Elbiseler
2. Başlıklar
3. Saç örgüleri
4. Kısa çizme
5. Efsanevî arslan ve kulaklı kartal
Altaylar'daki Pazırık kurganının Büyük Hun Devleti zamanına tarihlenen katlarında buzlar arasında korunup günümüze değin çürümeden gelen gömlekler ve başka giysiler, Türk giysilerinin ilginç örneklerindendir. İkinci Pazırık kurganında bulunan önü kapalı bir gömlek, yine Hunlar'dan kalmış Noyun-Ula'daki gömleklere çok benzemektedir. Katanda kurganında da bu tür bir gömleğe rastlanmıştır. Pazırık gömleğinin üzerinde altın süsler vardır. Ayrıca üçüncü kurganda, giysilerin fiyonk biçiminde düğümlenmiş kuşakları da bulunmuştur. Bu eserlerin yanında Türk kaftanlarına da rastlanmaktadır. Pazırık ve Noyun-Ula kurganları, bulunan eserlerin kanıtladığına göre aynı kültürün ürünleridir. Yine bu kurganlarda ele geçen keçe çoraplar, taraklar ve aynalar bize o çağın yaşam biçimi hakkında bilgi vermektedir. Keçe çorap ve çizme, Türkler'e özgü kültür ürünleridir. Ayrıca üstüne basarak belirtmek gerekir ki Pazırık'ta bulunan ve mumyalandıkları için etraflıca incelenebilen iskeletler, Türkler'in ilk ataları olan Andronova İnsanları gibi beyaz ve turanid ırktandır. Pazırıkta bulunan cesetlerin gövdeleri döğmelerle süslemiştir. Kimi cesetlerin gövdelerinin hem arkaları, hem önleri baştan ayağa değin döğmelenmiştir.
1. Taş babalar
2. Taş babaların ellerindeki kadehler
3. Taş babaların küpeleri
4. Taş babaların tokaları
5. Taş babaların kılıçları
6. Taş babaların başlıkları
Katanda kurganlarının Kök Türk dönemine ait katlarında ipek ve kürklü giysiler bulunmuştur. Katanda kurganında, giysilerin yanında pantolonlar da kürkle süsülüdür. Kurganda ele geçen kaftanın kolları uzun, kolların ağızları da dardır. Yine Kök Türk döneminden kalma Tuyahta'da açılan kurganların birindeki ölünün giysisi üç kattır. Üst kısıma giyilen giysi koyu kırmızı, ortadaki yeşilimsi, alttaki de altın sarısı ipekten yapılmıştır.
İKİNCİ PAZIRIK KURGANI'NDAKİ CESET DÖĞMELERİNDEN BİRİ
(Dağ Keçisi Figürü)
Bugün kullandığımız pantolon ve ceket sözcükleri yabancı kökenlidir. Eski Türkler ceket sözcüğü yerine bertü - pırtı sözcüğünü, pantolon sözcüğü yerine de üm sözcüğünü kullanırlardı. Bertü - pırtı sözcüğü, bugün kullandığımız Pılını pırtını topla deyiminde halen yaşamaktadır.
Eski Türkler'in giyim-kuşam tarzının çevrelerindeki kavimlerden bazı farkları da vardı. Mesela, başka kavimlerin kopça kullanmalarına karşılık, Türkler düğme kullanırlardı. Türkler ceketlerini Çinliler'in ve Moğollar'ın aksine, sola açarlardı.
Soğuk ve sıcak havalarda ayrı ayrı pelerinler kullanan Türkler, ayaklarına çizme, başlarına da börk giyerlerdi. İleri gelenler ile makam sahipleri, başlıklarının daha uzun ve gösterişli olmasından tanınırlardı ki aynı gelenek Osmanlılar'da da vardır. Savaş zamanlarında ise başa tolga (=miğfer) giyilir, gövdeyi ve savaş atlarını korumak için yarık denilen zırhlar kullanılırdı.
AVAR SÜS TOKASI
(Avrupa Avarları)
Eski Türkler küpe de kullanırlardı. Bunu, Eski Türkler'den kalma yontu ve yer altı buluntularından anlıyoruz. Yontulardaki küpeler, kulağa takılan bir halka ile bu halkaya bağlanmış bir ekten oluşmaktaydı. Yalnızca bir halka biçiminde olanları da vardır. Yontulardan, küpelerin ucunda değerli bir taş olduğunu da anlıyoruz. Kök Türk çağında Altay bölgesinde daha çok halka biçimindeki küpeler vardı. Kudirge kurganlarında bulunan tunç küpeler, Altay bölgesini temsil eden önemli eserlerdendir. Kudirge kurganlarındaki küpeler, yontulardaki küpelere tamamen benzedikleri gibi, Avar ve Macar kültürüne ait küpelerinde ilk örneklerini teşkil ederler. Küpeler, Bulgar Türkleri'nin geleneklerinde de çok yayılmış idi. Bulgar Türkleri'nde bazan küpe olarak büyük halkalar da kullanılmıştır.
İKİNCİ PAZIRIK KURGANI'NDA BULUNAN KADIN CESEDİNE AİT GÜMÜŞ KEMER TOKASINDAKİ KOÇ FİGÜRLERİ
Hemen hemen bütün Orta Asya yontularının belinde bir kemer ile bu kemerin yanlarından sarkan birer süs uçları bulunur. Kuray ve Kudirge kurganlarındaki Kök Türk buluntuları da bu kemerlerin varlığını ortaya koyar. Buluntulardan anlaşıldığına göre kemer kayışının üzeri maden plakalarla süslenirdi. Kemerden sarkan uçların hepsi aynı boyda olmazdı; çeşitli motiflerle süslenmiş bu uçlar ayrı boyda olurdu. Bu kemer biçimi Turfan'da, Uygurlar'da ve Avrupa Avarları'nda çok yayılmıştır. Altaylar'da, bilhassa bugünkü Tuva topraklarında bulunan yontularda, bu tür kemer uçlarına çok rastlanır. Kemer kelimesi için Eski türkçe'de kurşak sözü kullanılıyordu.
KURT BAŞLI AVAR EYER TOKASI
(Avrupa Avarları)
Hun, Kök Türk, Uygur, Apar (=Avar), Kazar (=Hazar), Oguz ve Bulgar Türkleri'yle ilgili belgelerden öğrenildiğine göre Eski Türkler sakallarını çoğunlukla keserler, bıyıklarını uzatırlardı. Saçları ise uzundu. Uzun kesilmiş saç, Avrupa'da Hun Tıraşı olarak tanınmakta idi. Öteki Türkler gibi saçlarını uzun bırakan Avrupa Hunları, bazan -yine uzun bırakmakla birlikte- başlarının tepe bölümümü tıraş ederlerdi. Kimi araştırmacılar Türkler'in saçlarını ördüklerini öne sürmüşlerse de bu yanlış bilginin nedeni Türkoloji'ni başlangıç döneminde Türk, Moğol, Çin ve Tibet geleneklerinin tam olarak ayırt edilememesi ve birbirine karıştırılmasıdır. Saç örmek Çin ve Tibet geleneğidir; bazen Moğollar'da da görülmüştür. Kök Türk çağından kalmış yontuların büyük bir kısmı bıyıklıdır. Bıyıkların aşağıya doğru bükülenleri olduğu gibi yanakları kaplayanları da vardır.
Kök Türk çağı yontularında başlıca dört tür başlıkla karşılaşırız:
1. Börkler.
2. Başın tepesinde duran küçük başlıklar.
3. Üst bölümü çapraz bağlarla tutturulmuş başlıklar.
4. Enseyi kaplayan, tepesi sivri başlıklar.
1. Elbiseler
2. Keçe çizme
3. İnsan gövdesine yapılmış dövmeler
4. Taraklar
5. Küçük bir masa
Bir Altay Halısından Ayrıntı
Bir Pazırık Kumaşından Ayrıntı
Pazırık Kurganı'ndaki Bir Hun Türküne Ait Mumyanın Üzerindeki Döğmeler
“Hapishanenin Doğuşu” adlı esinde Michel Foucault ’nun araştırdığı konunun temelinde, bugün hapishaneyi hapishane yapan hukuki dayanakların neler olduğu bunların tarih içerisinde geçirmiş olduğu evrimleri gözler önüne sermektir.
Her tarihi oluşum kendi iktidar ve kendi direnme biçimlerini açığa çıkarmaktadır. Eski direnme güçleri ve odakları ile yeni tip iktidar ile mücadele etmek ancak, kaos yaratır. Yeni iktidar biçimlerine yeni direnme biçimleri yeni öznellikler gerekmektedir. Eserinin, son cümlesinde de belirttiği gibi Foucault, “Modern toplumda iktidarın olgunlaşması ve bilginin oluşumu konularında ki çeşitli incelemelere tarihsel arka planının oluşumuna hizmet etmesi” ni hedeflemiştir.
Ölüm Cezalarından, bedenin azap çektirilen bir nesne olmasından, Bedenin iktidarın gücü ile nasıl gözetim altına alınmasına, bedeni kapatma ve toplumdan suçu veya suçluyu ayırmanın mümkün bir başka yolu olan hapishane cezalarına geçişi anlatan bir eserdir.
1-Tarihçesi.
Tarihte ölüm cezasının gelişimi, genel anlamda infazın gelişimi ile koşutluk gösterir, bir başka deyişle cezalandırma hakkı ile birlikte gelişen yerine getirmenin (infaz) ortaya çıkışı ve ölüm cezasının ortaya çıkışı arasında çok fazla bir zaman dilimi yoktur. Geçmişte ilk olarak cezalandırma hakkı ve infaz hakkını kendinde gören imparatorlar için en kolay infaz şekli, suç işleyen kişinin bedensel varlığının ortadan kaldırılmasıydı. Bu anlamda hemen hemen her insanoğlu gibi o dönemin infaz görevlilerini temsil eden imparatorlar da en kolay yolu seçerek suçlu kişinin bedenini çeşitli yollarla yok etmeyi yeğlemişlerdi.
Ölüm cezası, tarihte ilk önceleri, suçluya azap çektirdikten sonra çeşitli şekillerde hayatına son verme amacını taşıyordu ve genel olarak ölüm cezası, yarı bele kadar toprağa gömüp taşlamak, çarmıha germek ve taşlatmak, diri diri yakmak, vahşi hayvanlara parçalatmak, atlara çektirerek parçalatmak, uçurumdan atmak, boğmak, suda boğmak gibi biçimlerde yerine getiriliyordu, fakat zamanla insanlığın gösterdiği gelişmeler ve azap çektirmenin toplum üzerinde ters tepkisi sonucu, azap çektirerek hayata son vermekten vazgeçilerek bedene fazlaca dokunmadan anlık ölüm biçimine bürünmüştür. Avrupa’da Mart 1792 yılından itibaren, bu amaçla, ölüm cezalarının infazında giyotin kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla ölüm cezasının infazında anlık ölüm uygulaması yerleşmiş ve giyotinle öldürmenin yanında ölüm cezası balta veya kılıçla kafa kesmek (örneğin Batı Almanya), asmak (örneğin Türkiye, İngiltere, Rusya), kurşuna dizmek (örneğin İtalya, Norveç), elektrik vererek veya zehirli gazla (örneğin ABD’nin bazı eyaletlerinde) biçiminde uygulanır duruma gelmiştir.
1764 yılında, Beccaria’nın ilk kez ölüm cezasının kaldırılması düşüncesini ortaya attığı tarihten bu yana, günümüzün çağdaş dünyasında yaşamını sürdüren çağdaş toplumlar, ölüm cezasını mevzuatlarından çıkarma eğilimindedirler ve bir çok ülke bu cezayı kaldırmış durumdadır. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile Türkiye'de de ölüm cezasının sadece savaş ve yakın savaş tehdidi halinde ve terör suçlarında uygulanacağı, bunların dışında ölüm cezasının kaldırıldığı düzenlenmiştir.
2-Hukuki Niteliği.
Ölüm cezasının ceza olup olmadığı ve meşru olup olmadığı konusunda çok ciddi tartışmalar olmuştur ve bu tartışmalar insanlığın gelişimiyle artarak süregelmiştir. Cezanın özellikleri ile amacını birlikte değerlendirdiğimizde, ölüm cezasının çağdaş anlamdaki bir cezada bulunması gereken unsurları taşımadığının farkına varmamız güç olmaz.
Genel anlamda cezayı, cezalandırılma yeteneği olan bir kişiye, kanunun suç saydığı eyleminden dolayı, ıslah edici ve toplumda suçluluğu önleyici bir niteliğe sahip olacak şekilde, kanun tarafından düzenlenmiş olan ve yargısal bir işlemle belirlenerek uygulanan yaptırım olarak tanımladığımıza göre; ölüm cezasına çarptırılan ve cezası infaz edilen kişinin, ıslah edilerek topluma kazandırılmasının ve tekrar suç işlemekten alıkonulmasının (özel önleme) mümkün olmadığı dikkate alındığında, çağdaş bir ceza niteliği taşımadığı sonucuna varabiliriz. Bunun yanında çağdaş ceza anlayışına göre cezada bulunması gereken insancıllık, geri alınabilirlik ve özel önleme ve ıslah edicilik özellikler de ölüm cezasında yoktur. Nitekim, ölüm cezasının kaldırılması gerekliliğini ilk olarak ortaya atan Beccaria’nın dediği gibi, ölüm cezası, "asla insanları daha iyi hale getirmemiştir.
3- Ölüm Cezası Hakkındaki Görüşler.
Ölüm cezası, belki de hukukta en çok tartışılan ceza olmuştur ve hakkında tarih boyunca çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ölüm cezasının lehinde olanlar, bu ceza ile aynı tarihi paylaşıyor olmalarına rağmen; aleyhindeki görüşler, 18. yüzyıldan sonra dile getirilmeye başlanmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, ilk kez ünlü ceza hukukçusu Beccaria tarafından dile getirilen aleyhteki görüşler zamanla Voltaire, Ciamarelli, Victor Hugo gibi düşünürlerce de savunularak destek bulmuştur ve bu gelişimin sonucunda pek çok çağdaş ülkede ya tamamen kaldırılmış, ya çok sınırlı suçlara özgü olarak uygulamada kalmış ya da mevzuatta yer olmasına rağmen eylemli olarak uygulanmaz hale gelmiştir. Ülkemizde de ölüm cezası hakkında çok tartışmalar yaşanmış ve bunların sonucunda, 1997 tarihli TCK Ön tasarısında ölüm cezası kaldırılarak yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirilmesi düzenlenmiştir. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile de, ölüm cezası savaş, yakın savaş tehdidi hali ve terör suçları dışında kaldırılarak anayasal zemin hazırlanmıştır.
Ölüm cezası hakkında ileri sürülen görüşleri öğreti ve uygulama açısından iki başlık altında ele almak mümkündür.
Ölüm cezası, öğretide çok hararetli tartışmalar yaratmıştır ve bu tartışmalar sonucunda ortaya atılan fikirleri ölüm cezasının lehinde ve aleyhinde olan fikirler olarak iki başlık altında incelemek daha doğru olacaktır.
Zorunlu Ceza Görüşü.
Açıklaması
Oldukça çok taraftar bulan bu düşünceye göre, ölüm cezasının meşruluğu zorunlu ceza olmasından gelir ve haklılığı konusunda tereddüt edilmez, meşru müdafaa noktasında nasıl yaşam hakkı savunulamıyorsa, devletin zorunluluğa dayanan ceza verme hakkı karşısında da (ölüm cezası aleyhinde) düşünce savunulamaz. Toplumun korunmasında özgürlüğü bağlayıcı cezalar yetersiz kalıyorsa, ölüm cezası zorunluluk gösterir ve bu noktada meşrulaşır.
Hatta bir düşünüre göre acı, kan ve ölüm, ulusların hayatı için şarttır, ölüm cezası olmasaydı. Socrates ve İsa var olamazdı. Zorunlu ceza fikrini savunanlar arasında bazı farklı düşünceler de yer almıştır. Örneğin Garraud’a göre; toplum için zorunluluk göstermeyen ölüm cezası meşru sayılmaz ve sadece soyut gerekçelerle bu ceza savunulamaz. Toplumun genel eğilimi ölüm cezasının varlığını veya kaldırılmasını belirler. Clerc de ölüm cezasının meşruluğunun içinde bulunulan zamanki toplumun örf ve adetlerine göre değerlendirmesi gerektiği kanısındadır. Ferri, ölüm cezasının doğada var olduğunu ve kesinlikle hukuka aykırılık oluşturmadığını, meşru müdafaada olduğu gibi ölümün haklı olduğu durumda ölüm cezasının da haklı olduğunu, fakat buna rağmen en son ve istisnai bir çare olarak ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bettiol ise toplumu koruma kavramı ile sosyal zorunluluk kavramını ayırma güçlüğünden hareket ederek ölüm cezasının meşruluğunu ileri sürmüştür. Braas’a göre, ölüm cezası meşrudur, fakat sosyal gereksinimler göz önüne alınarak uygulanmalıdır. Manzini’ye göre ise; ölüm cezasının mantıksal ve faydacı tarafı dikkate alındığında, siyasi amaçlar, önyargılar ve duygusal nedenlerin dışında aleyhinde ileri sürülen gerekçelerin inandırıcılığı yoktur.
Eleştirisi
Zorunluluk görüşünü savunanların ortak noktaları, bu cezanın toplum için zorunluluk oluşturmasıdır. Fakat zorunluluk nedir, kapsamı nedir, toplumlar için ne zorunludur, ne zorunlu değildir, zorunluluğun sınırları nerede başlar, nerede biter sorularına kesin ve şüpheden uzak bir biçimde net cevaplar verebilmenin güçlüğü ortadadır. İşte bu noktada zorunluluk kavramının göreliliği (izafiliği) ortaya çıkar ki, her toplum için göreceli bir kavram olan zorunluluğu açıklamak güçleşir. Faydacı bir ölçüt olan zorunluluk kavramına dayanarak, korkunç bir olay olan ölümü meşru kılmanın mantıksal bir savunusu olamaz. Toplumların gelişmesiyle zaten önemini kaybeden ölüm cezasının, hukuki anlamda kesin olarak açıklanamayan zorunluluk fikrini terk ederek, uygarlığın suçlara karşı bulacağı daha çağdaş cezaların gerekliliği üzerinde tartışmanın daha doğru olacağı kanısındayız. Ölüm cezasını, hasta toplumun ilacı olarak kabul eden Montesquieu’ya katılmak olanak dışıdır.
Prins, ölüm cezası zorunlu olamayacağı, zira müebbet hapis cezasının en tehlikeli suçlular için bile yeterli bir ceza olduğu görüşündedir ve bunu çok çarpıcı bir örnekle şöyle açıklar; bir avcı vahşi ormanda bir pantere rastlarsa, onu tereddüt etmeden öldürür, fakat onu bir kafesin demir parmaklıkları arasında görürse öldürmez, zira panter kuvvetsiz hale gelmiştir ve insan öldürmek için öldürmez. Pons’a göre ise, ölüm cezası zayıf bir devletin güç gösterisidir ve öldürmekten başka biçimde suçu önleyemediğini itiraf etmesidir.
Cengiz Bardak’a göre; zorunlu ceza görüşü kabul edilse bile suçun işlenmesinde devletin sorumluluğunun olduğu göz ardı edilmemelidir. Suçluyu suça iten sebeplerin çoğunda devletin ona vermediği eğitim, sosyal ve ekonomik imkansızlıklar yatmaktadır. Bu konuya değindikten sonra Foucault’nun Bu konu hakkında neler düşündüğüne artık geçebileceğimizi düşünüyorum.
Mahkumların Bedeni
Bu kitabın amacı; modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini; cezalandırma erkinin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgürlüğünü maskeleyen , bugünkü bilimsel-hukuki bütünün soy ağacını çıkarmak.
Fakat modern ruhun yargı içinde ki tarihi nereden itibaren yapılabilir?hukuk veya ceza usulü kuralların evrimiyle yetinilecek olursa; ortaklaşa duyarlıktaki değişmeyi kitlesel, dışsal, hareketsiz ve birinci bir olgu olarak, insanlığın bir gelişmesi veya insan bilimlerinin bir gelişmesi olarak değerlendirme tehlikesi bulunmaktadır. Durkheim’ın yaptığı gibi, yalnızca genel toplumsal biçimlerin incelenesi halinde ise, cezaların yumuşamalarının ilkesi olarak bireyselleşme süreçlerini ortaya koyna tehlikesini taşımaktadır, bunlar aslında daha çok yeni iktidar taktiklerinin ve bunların arasında da yeni ceza mekanizmalarının etkilerinden biridirler. Burada sunduğumuz inceleme dört genel kurala uymaktadır.
1- Cezai mekanizmaları yalnızca ‘baskıcı’ etkilerinin, yalnızca ‘yaptırım’a yönelik yanlarını üzerinde merkezlendirmemek onları, ilk bakışta marjinal olsalar bile, yol açabilecekleri tüm olumlu etkiler dizisinin içine yerleştirmek. Buna bağlı olarak cezalandırmayı karmaşık bir toplumsal işlev olarak ele almak.
2- Cezalandırma yöntemlerini yalnızca hukuk kurallarının sonuçları veya toplumsal yapıların göstergeleri olarak değil de; iktidarın diğer usullerinin daha genel olan alanı içinde, kendi özgürlüklerine sahip teknikler olarak çözümlemek. Cezalandırman üzerinden, sayasal taktik açısını ele almak.
3- Ceza hukuku tarihini ve insanbilimleri tarihini, kesişmeleri tarihini, kesişmeleri birine veya diğerine tercihine göre bozucu veya yararlı etki yapan iki ayrı dizi olarak almak yerine, ortak bir matrisin olup olmadığını ve bunların her ikisinin birden “epistemolojik-hukuki” bir oluşum sürecine bağlı olup olmadıklarını aramak; kısacası iktidar teknolojisini, cezalandırman ilkesi ve insanileşmesi ile insanın tanınmasına yerleştirmek.
4- Ruhun ceza adaleti sahnesine bu girişinin v onunla birlikte katılmasının, bizzat gövdesi iktidar ilişkileri tarafından kuşatılmış olan bir tarz dönüşümünün etkisinin sonucunu olup olmadığını aramak.
Sonuç olarak: cezalandırma yöntemlerinin dönüşümün içinde iktidar ilişkilerinin ve nesne bağlantılarının ortak tarihinin okunabileceği bir beden olarak tarihinin okunabileceği bir beden siyasal teknolojisinden itibaren incelemek, böylece iktidar tekniği olarak ceza yumuşamasın çözümlenmesi aracılığıyla, aynı anda hem insanın,nesneleri olarak suça nasıl katlandıklarını ve hem de kendime özgü bir tabi kılma tarzının, “bilimsel” statülü bir söylemin bilgi nesnesi olarak insanı nasıl ortaya çıkarttığı anlaşılabilir.
Ruche ve Kirkheimer’ın büyük kitaplarından belli sayıda esas atıf noktasını akılda tutmak mümkündür. Öncelikle cezalandırmanın her şeyden önce suçları bastırmanın bir biçimi olduğu, ve bu rol içinde toplumsal figürlere, siyasal sistemlere veya inançlara göre sert veya hoş görülü olacağı, kefaret ödetmeye dönük olacağı veya bir telafi elde etmeye bağlı kalacağı, bireylerin takibine veya ortaklaşa sorumlulukların işe katılmasına yaslanacağı yanılsamasından kurtulmak gerekir. Yapılması gereken daha çok, “somut cezalandırma sistemleri”ni çözümlemek, onları yalnızca toplumun hukuki donanımının, ne de ahlaki tercihlerinin açıklayabileceği toplumsal olgular olarak incelemek; onları suçlara uygulanan yaptırımların tek unsur olmadığı işleyiş alanına yeniden yerleştirmek; cezai tedbirlerin yalnızca bastırmaya, engellemeye, dışlamaya, yok etmeye olanak veren “olumsuz” mekanizmalar olmadıklarını, bunların desteklenmekle yükümlü olduklarını göstermek.
Bedeni cezalarda ani bir artışa tanık olunacaktır. Örneklerin çoğu itibariyle beden ulaşılabilir tek mal varlığıdır.
Klasik dönemdeki idam cezalarına bir örnek olarak, Damiens’in idamı verilebilir bu korkunç idam 2 mart 1757’de olmuştur.
Tarihçiler beden tarihine el atalı uzun zaman olmuştur. Bedeni bir nüfus veya tarihsel bir patoloji alanında incelemişlerdir; bedeni ihtiyaçların ve iştahların makamı fizyolojik süreçlerin yeri veya mikrop saldırılarının hedefi olarak incelemişlerdir.
Fakat beden aynı zamanda siyasal bir alanın içine de doğrudan dolmuş durumdadır. İktidar ilişkileri onun üzeride doğrudan bir müdahale meydana getirmektedirler; onu azap çektirmekte, onu işe koşmakta, odan işaretler talep etmektedirler. Bedenin bu siyasal olarak kuşatılması karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır. Bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının edeni büyük ölçüde, üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır, fakat buna karşılık bedenin işgücü olarak oluşması ancak onun bir tabiat ilişkisi içinde alınması halinde mümkündür. Beden ancak hem üretken beden hem de tabi kılınmış bir beden olduğunda yararlı güç olacaktır bu tabi kılınma durumu yalnızca şiddet, ya da ideoloji araçlarıyla elde edilmektedir; doğrudan ve fizikte olabilir. Güce karşı güç kullanılabilir, maddi unsurlara yönelebilir ama bu yüzden şiddete yönelik olmayabilir. Yani tam olarak bedenin işleyişinin bilimi olmayan bir beden “bilgisi” ve onları yenme yeteneğinden daha fazla bir şey olmak üzere, onun güçlerine bir egemen olma, bedenin siyasal teknolojisi olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturmaktadırlar.
Bilginin ancak iktidar ilişkilerinin askıya alındığı yerde olacağını ve bilginin ancak onun emirlerinin, taleplerinin ve çıkarlarının dışında gelişebileceğini düşündüren koskoca bir gelenekten de vazgeçmek gerekmektedir. Daha çok, iktidarın bilgi ürettiğini, iktidar ve bilginin birbirlerini doğrudan içerdiklerini, bağlantılı bir bilgi alanı oluşturmadan iktidar ilişkisi olamayacağını… kabul etmek gerekir.
Demek ki bu “iktidar-bilgi” ilişkilerini iktidar sistemine nazaran serbest olacak veya olmayacak bir bilgi öznesinden itibaren çözümlemek gerekir; bunun tersine bilen öznenin, bilinecek nesnelerin ve bilme tarzlarının, iktidar-bilgi arasında ki bu karşılıklı temel kapsamların ve onların tarihsel dönüşümlerinin etkileri olduklarını göz önüne almak gerekir.
Kısacası, iktidara yararlı olan veya ona ayak direyen bir bilgiyi üretecek olan bilgi öznesinin faaliyeti değil de; iktidar–bilgi biçimi ve alanlarını belirleyen süreçler ve mücadelelerdir.
Genel olarak cezaların ve hapishanenin bir beden siyasal teknolojisinin içinde yer almasını, bana tarihten çok şimdiki zaman öğretmiştir. Şu an son yıllar esnasında dünyanın hemen her yerinde hapishane ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunların hedefleri, parolaları, cereyan ediş tarzları kesinlikle paradoksal bir yan sahip olmuşlardır. Bunlar, geçmişi bir yıldan daha fazla geriye giden koskoca bir fizik yoksunluğuna karşı olan ayaklanmadır.
Ama bunlar aynı zamanda model hapishanelere, sakinleştiricilere, tecride, tıbbi veya eğitsel hizmete de karşı olmuşlardır.
Söz konusu olan kesinlikle bedenler düzeyinde, bizzat hapishanenin bedenine karşı olan bir isyandır. Gündemde ki konu Hapishanenin aşırı kaba veya aşırı arındırılmış; aşırı ilkel veya aşırı gelişkin çevresi değildi; İktidarın aleti ve vektörü olması ölçüsünde, onun maddiliğiydi. “Ruh” teknolojisinin onun araçlarından birinden ibaret olması gibi iyi bir nedenden ötürü ne örtmeyi, ne de telafi etmeyi başaramadığı iktidarın beden üzerinde ki şu teknolojisinin tamamıydı. Ben, kapalı mimarisi içinde bir araya getirdiği bedene yönelik tüm siyasal kuşatmalarla birlikte, işte bu hapishanenin tarihini yapmak isterim. Tam bir anokranizmadan ötürü mü? Eğer bu sözden geçmişin tarihini şimdinin terimleriyle yapmak anlaşılırsa, hayır; Eğer, şimdinin tarihini yapmak anlaşılırsa evet.
Azap Çektirmenin Görkemi
1670 Kararnamesi ceza uygulamasının genel biçimlerini devrim’e kadar hükmü altında tutmuştur. Hükme bağladığı cezaların hiyerarşisi şöyledir: “Ölüm konunun kanıt gerektirmesiyle birlikte, sürekli kürek, kamçımla, suçunu herkesin önünde itiraf etme, sürgün.” Demek ki Fizik cezaların payı büyüktü. Örfler, suçların cinsi, mahkumların statüleri bu cezaları daha da çeşitlendirmektedir.
Azap çektirme yalnızca törensel idam infazından değil, aynı zamanda bu ilave biçimi altında olmak üzere, cezalandırma içinde sahip olduğu anlamalı yeri belli etmekteydi; biraz ciddi her ceza, kendisiyle birlikte azap çektirmeye ilişkin bir şey gerektirmek zorundaydı.
Azap Nedir? Jaucourt “Dayanılması az veya çok olanaksız olan, acı veren bedeni ceza” demekte ve şunu eklemekteydi: “İnsanların hayal gücünün genişliğinin, barbarlığı ve gaddarlığı bu hale getirmiş olması açıklanamaz bir olgudur.” Belki açıklanamazdır ama kesinlikle kural dışı ve vahşi değildir. Azap çektirme bir tekniktir ve yasasız bir öfkenin azgınlığıyla özdeşleştirilmesi gerekir. Öncelikle, kesin olarak ölçülmese bile en azından değerlendirilebilen, kıyaslanabilen ve hiyerarşik hale getirilebilen belli bir miktarda acı üretmelidir; ölüm sadece yaşama hakkından mahrum bırakma olmaması ve hesaplı bir acı çektirmenin basamaklarının fırsatı ve sonu olması ölçüsünde azaptır. Ölüm’ünü Binlerce ölüme bölerek ve varoluşunun sona ermesinden önce onu acı içinde tutma sanatıdır.
Bunun hukuki bir kodu vardır; ceza azap çektirmeye yönelik olduğunda, bedenin üzerinde rastlantıyla veya blok halinde inmemektedir; veya blok halinde inmemektedir; ayrıntılı kurallara uygun olarak hesaplanmıştır, vurulan kamçı sayısı, kızgın demirin basılacağı yer, can çekişmenin uzunluğu ve uygulanacak sakatlamanın tipi.
Azap çektirmenin “aşırılıklarının” içinde koskoca bir iktidar ekonomisi yer almaktadır.
İşkence çok titizlikle uygulanan adli bir oyundur. Ve bu niteliğinden ötürü, Engizisyon tekniklerinin ötesinde, çeşitli eski iddia usulleri içinde geçerli olan işkencelere bağlanmaktadır. Adli deneyler, adli düello, Tanrı yargısı, sorgulama emrini veren yargıçlarla işkenceye tutulan kuşkulu kişi arasında, adeta bir cins düello olmaktadır; işkenceden geçen “patient” (azap çektirilen kişi) katılığı basamak basamak artan bir dizi deneyden geçmekte ve “dayanarak” başarmakta veya itiraf ederek başarısız olmaktadır. Fakat yargıç işkenceyi kendi hesabına riske girmeden dayatamamaktadır, oyunun içine bir ödülü yani daha önceden topladığı kanıt unsurlarını katmaktadır. Çünkü kural sanığın “dayanması” ve itiraf etmemesi halinde yargıcın vazgeçmesini gerektirmektedir. İşkence gören kazanmıştır. Bunun sonucunda en ağır durumlar için sorgulamanın “kanıtlar saklı” olmak üzere yapılması adeti benimsemiştir. Bu durumda yargıç işkenceden sonra toplandığı kanıtları geçerli sdaymayı sürdürebilir, kuşkulunun masumiyeti direnmesi sayesinde, kanıtlanmış değildir; ama bu zaferi sayesinde, artık ölüme mahkum edilmeyecektir.
Bir gerçeği hızla ve inatla arama görüntüsü altında, Klasik işkencede bir sınamanın kurala bağlı mekanizması yer almaktadır: gerçeği ortaya koyacak fizik bir meydan okuma; işkence gören kişi eğer suçluysa, çekeceği acılar adaletsiz olmayacaktır; ama eğer masumsa bu acılar onun suçtan arınmasının işaretleri olacaktır.
Kısacası, ceza alanında kanıtlama, doğru veya yanlış gibi ikili bir sisteme değilde, sürekli bir artış ilkesine boyun eğiyordu, kanıtlama süreci esnasında ulaşılan bir basamak suçluluk derecesini oluşturuyor ve buna göre bir cezalandırma derecesini gerektiriyordu.
Mahkumun bedeni kamusal cezalandırmanın törensel çerçevesinin yeniden esas bir parçası olmaktadır. Suçlu mahkumiyetini ve işlediği suçun gerçeğini gün ışığına taşımaktadır. Gösterilen, dolaştırılan, teşhir edilen, azap çektirilen bedeni, o zamana kadar karanlıkta kalmış olan bir yargılama usulünün kamusal desteği gibi olmak durumundadır; adalet eylemi onda, onun üzerinde herkes için okunabilir hale gelmek zorundadır. Gerçeğin cezanın kamuya açık infazı içinde ki bu fiili ve görkemli dışavurumu 18. yüzyılda bir çok çehreye bürünmektedir.
1- Önce suçluyu kendi mahkumiyetinin habercisi haline getirmek. Mahkum bir bakıma bu mahkumiyeti ilan etme ve böylece kendisine yöneltilen suçlamayı teyit etme yükümlülüğü altına sokulmaktadır.
2- İtiraf sahnesini bir kez daha sürdürmek. Suçun herkesin önünde itiraf edilmesinin meydana getirdiği zorlamayı, kendiliğinden ve kamuya açık bir ilanla iki katına çıkartmak. Azap çektirmeyi gerçeklik anı olarak İhdas etmek (ortaya koymak).
3- Azap çektirmeyi bizzat suçun üzerine eklemek; birinden diğerine bir dizi şifresi çözülebilir bağlantı kurmak. Mahkumun cesedinin suçu işlediği yerde veya buralara en yakın kavşaklardan birinde teşhir edilmesi.
En uç noktada, suçlunun infazı esnasında suçun adeta tiyatrovari bir şekilde yeniden üretildiğine ilişkin birkaç örnek bulunmaktadır. Adalet herkesin gözü önünde suçu azap çektirme yoluyla tekrarlamakta, suçu gerçekliği içinde kamuya göstermekte ve aynı zamanda onu suçlunun ölümünün içinde iptal etmektedir.
4- Nihayet azap çektirmenin yavaşlığı, uygulama sırasında meydana gelen beklenmedik olaylar, mahkumun feryat ve acıları yargısal ayinin sonunda, bir sınav rolü oynamaktadır.
İşkencenin acıları, hazırlık soruşturmasındakilerin uzantısı olmaktadır; ancak hazırlık soruşturmasında oyun henüz oynanamamıştır ve hayatını kurtarmak mümkündür; ama şimdi kesinlikle ölünmektedir, artık ruhu kurtarmak söz konusudur.
Adli işkence aynı zamanda siyasal bir ayinsel çerçeve olarak da anlaşılmalıdır. Hatta düşük bir tarzda olmak üzere, iktidarın kendini dışa vurduğu törenler arasında yer almaktadır.
Klasik çağın hukukuna göre, yasa ihlali muhtemel olarak açabileceği zararın ötesinde, hatta çiğnediği kuralın ötesinde, yasayı geçerli kılanın hakkına zarar vermektedir. “Bireye ne zarar verildiği, ne de hakaret edildiği varsayımı altında, yasanın yasakladığı bir iş yapılırsa, bu telafi edilmesi gereken bir suçtur, çünkü üst konumdakinin hukuku çiğnenmiştir, ve bu onun karakterinin yüceliğine yönelik bir harekettir. Suç asıl kurbanın dışında, hükümdara saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır, çünkü yasa hükümdarın iradesi olarak geçerlidir; ona fizik olarak saldırmaktadır. Çünkü yasanın gücü hükümdarın gücüdür.”
Azap çektirme töreni yasaya iktidarını veren güç ilişkisini gün ışığına çıkartmaktadır.
Halkın darağacının dibine yığılmasının nedeni mahkumun acılarını seyretmek veya celladın öfkesini tahrik etmek için değildir.
Genelleşmiş Ceza
“Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsunlar, ölüm cezaları yalnızca cinayet işleyenlere verilsin ve insanlığı isyan ettiren azap çektirmeler kaldırılsın”
Islahatçıların darağacı despotluğuna karşı geceli kazandıkları “insan”da bir ölçü insandır; ama nesnelerin değil de iktidarın ölçüsü.
Cezalandırma iktidarının yeni bir ekonomisini ve yeni bir teknolojisini oluşturmak 18.yy’ın ceza ıslahatlarının esas varlık nedenini olmuştur.
Cezaların bu örnek olma işlevini ortay çıkarmak için 18.yy’ı beklemek gerekli değildi. Örnek; dışa vuran bir ayin değil, engel oluşturan bir işarettir.
Cezalandırma iktidarının onunla donatılmak istenildiği Semio-teknik beş veya altı kurala dayanmaktadır.
1- En az Miktar Kuralı: suçun bireye sağladığı avantajlardan fazla ceza.
2- Yeterli Ülküsellik Kuralı: Ceza düşüncesinin yaratacağı sıkıntı ve korku.
3- Yan etkiler Kuralı: Ceza en yoğun etkilerini suç işlememiş kişilerin üzerinde yapmalıdır.
4- Tam Olarak Emin Olma Kuralı: Suçun kesin olarak bir ceza ile karşılaşacağının bilinmesi bunların arasında tam olarak bir ilişki olduğunun bilinmesi.
5- Harcıalem (Herkes İçin; Genel-Geçer) Gerçek Kuralı: Suçun tüm aşikarlığı içinde ve herkes için geçerli yöntemlere göre ortaya çıkarmak ilk ödev haline gelmiştir. Suçun gerçekliğinin saptanması, her gerçek için geçerli genel kıstaslara tabi olmalıdır.
6- Optimal Nitelik Belirlenmesi Kuralı: Ceza Semiotiğinin azaltmak istenilen yasadışılıkların tüm alanını tam olarak kapsayabilmesi için, bütün yasa ihlallerinin belirlenmiş olması gerekir; bunların, hiçbirini dışta bırakmayan türler halinde birleştirilmiş ve sınıflanmış olmalıdır.
Cezaların insanileştirilmesinin altında bulunan “Cezaların yumuşaklığı”nı cezalandırma iktidarının hesaplanmış bir ekonomisi olarak talep eden, bunlara daha iyi izin veren tüm bu kurallardır.
Cezaların Yumuşaklığı
Demek ki cezalandırma sanatı koskoca bir tasarım teknolojisine dayanmak zorundadır. Bu girişim ancak, doğal bir mekaniğin içinde yer alması halinde başarıya ulaşabilir.
Bir suça uygun cezayı bulmak, bir kötülük yapma düşüncesini çekici olmaktan kesinlikle çıkartan bir dezavantajı aramak demektir. Azap fikri zayıf insanın kalbinde hep mevcut olsun ve onu suça iten duyguya egemen olsun . Tıpkı eski damgalar –intikamların eski azap çektirmeleri örgütledikleri gibi,bu işaretler- engellerde yeni ceza donanımını oluşturmaktadırlar. Ama işleyebilmeleri için bir çok koşula boyun eğmeleri gerektirmektedir.
1- Mümkün olduğunca az keyifli olmak, neyin suç olarak kabul edilmesi gerektiğini, toplumun kendi çıkarları doğrultusunda tanımladığı doğrudur; demek ki suç doğal değildir. Cezaya suçun doğasıyla mümkün olduğunca uygunluk vermek gerekir.
2- Bu işaretler oyunu güçler mekaniğinin üzerine taşımak zorundadır; suçu çekici kılan arzuyu azaltmak, cezayı korkutucu yapan ilgiyi artırmak, yoğunluklar orantısını tersine çevirmek, böylece cezanın dezavantajlarının zihinde canlandırılmış halinin, suç ve sağladığı zevkinden daha canlı olmasını sağlamak.
3- Buna bağlı olarak, zamansal bir değişmenin yararı ceza dönüştürmekte, değiştirmekte, işaretler kaymakta, engeller çıkmaktadır. Eğer ıslah edilmesi mümkün olmayanlar varsa, onları elemeye karar vermek gerekir.
4- Ceza mahkumun cephesinden bir işaretler, ilgiler ve süre mekaniğidir. Fakat suçlu cezanın hedeflerinden yalnızca biridir. Ceza özellikle diğerlerini ilgilendirmektedir, tüm muhtemel suçlular.
5- Cezalandırma törenini ayakta tutacak olan artık hükümdarlığın dehşet verici ihyası değildir de, yasanın yeniden etkin kılınması, suç fikri ile ceza fikri arasında ki bağın ortaklaşa olarak güçlendirilmesidir.
6- Toplumda ki geleneksel suç söylemi artık devrilebilir. 18.yy’ın yasa koyucularının büyük kaygıları, suçluların kuşkulu ünlerini nasıl yok etmeli. Eğer yeni ceza şifrelemesi iyi yapıldıysa, eğer matem töreni gerektiği gibi cereyan ediyorsa, suç artık ancak bir felaket olarak ve kötülük yapan kişide, toplumsal hayatın yeniden öğretildiği bir düşman olarak görülebilir.
İtaatkar Bedenler
Klasik dönem boyunca, bedenin iktidarın nesnesi ve hedefi olarak bir keşfedilişi söz konusudur. O tarihle de edene yöneltilen dikkatin işaretleri kolaylıkla bulunabilecektir. Makine- insanın büyük kitabı, eş anlı olarak iki sicile birden kaydedilmiştir. İlk sayfalarını Descartes’in yazdığı ve hekimlerin, filozofların devam ettirdikleri anatomik metafizik sicil koskoca bir askeri okula ve hastaneye ilişkin yönetmelikler ve bedenin işlemlerini denetlemeye ve düzenlemeye yönelik ampirik ve bilinçli usuller bütünü tarafından oluşturulan teknik siyasal sicil. Bu iki sicil birbirinden iyice farklıdır, çünkü birincisinde işleyip ve açıklama söz konusuyken, ikincisinde ise itaat ve kullanım söz konusuydu, anlaşılabilir beden, yararlı beden. La Mettrie’nin makine insan’ı aynı anda hem ruhun maddeci bir indirgenişi, hem de genel bir terbiye etme teorisidir; bunların merkezinde, çözümlenebilir bedene yoğrulabilir bedeni ekleyen “itaatkarlık” kavramı hüküm sürmektedir. Tabi kılınan, kullanılabilen ve geliştirilebilen bir beden itaatkar bir bedendir. Ünlü otomotlarda kendi cephelerinden, yalnızca organizmayı aydınlatmanın bir biçimi değillerdi; bunlar aynı zamanda siyasal taşbebekler, iktidarın küçültülmüş modelleriydiler; küçük makinelerin iyi yetiştirilmiş ve uzun eğitiminden geçmiş olayların kral II. Frederic’in saplantısı .s
18.yy’ın çok fazla ilgi gösterdiği bu itaatkarlık şemalarında bu kadar yeni olan neydi? Beden bu kadar zorlayıcı ve baskıcı kuşatmaların kesinlikle ilk kez nesnesi olmuyordu; beden her toplumda, ona zorlamalar, yasaklar veya zorunluluklar dayatan çok sıkıcı iktidarların içine alınmıştı. Ancak bu tekniklerde bir çok şey yenidir. Önce denetim ölçeği: artık bedeni çözülmez bir birim olarak, kabaca, kitle olarak ele almak değil de onu, ayrıntıda işlemek, onun üzerine ince bir baskı uygulamak, bizzat mekanik düzeydeki zapt etmeleri sağlamak söz konusudur: fakat beden üzerinde sonsuza kadar bölünebilen bir iktidar daha sonra denetim nesnesi artık hal ve gidişin veya bedenin işaret eden unsurları değil de hareketlerin ekonomisi, etkinliği, bunların iç örgütlenmesi söz konusudur. Zorlama işaretlerden çok güçlere yönelmiştir. Gerçekten önemli olan yegane tören uygulamanınki olmaktadır. Son olarak da tarz bu kesintisiz, sabit faaliyetin sonucundan çok sürecini gözeten bir baskı gerektirmekte, mekanı hareketleri çok yakından çerçeveleyen bir şifrelemeye göre uygulamaktadır. Bedene işlemlerinin özenli denetimine izin veren onun güçlerinin sürekli olarak tabi kılınmasını sağlayan ve onlara bir itaatkarlık – yarar oranını dayatan yöntemlere “disiplinler” adı verilir. Disipline yönelik çok sayıda usul uzun zamandan beri vardır. “manastırlarda, ordularda, atölyelerde” fakat disiplinler 17 ve 18 yy esnasında genel egemenlik kurma formülleri haline gelmişlerdir. Bunlar kölecilikten farklıdırlar. Çünkü bedenin sahiplenildiği bir ilişkiye dayanmamaktadırlar. Hatta bu masraflı ve şiddetli yöntemden vazgeçerek en azından onun ki kadar büyük yararlı sonuçlar elde etmek disiplinin sağladığı rahatlık olmaktadır.
Disiplinlerin tarihsel anı yalnızca becerilerinin gelişmesini veya bağımlılığının ağırlaştırılmasını değil de aynı zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da fazla itaatkar kılan bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır. Bu andan sonra artık beden üzerinde bir çalışma onun unsurlarının, hareketlerinin, davranışlarının hesaplı kitaplı bir manipülasyonu (saptırmak) olan bir baskılar siyaseti oluşmaktadır. İnsan bedeni onun derinlerine inen eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir “iktidar mekaniği” de olan bir “siyasal anatomi” doğmaktadır. Bu anatomi başkalarının bedenlerine yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil aynı zamanda öyle istenildiği üzere hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı itaatkar bedenler imal etmektedir .
Disiplin tek kelime ile bedenin iktidarını çözmektedir; onu bir yandan arttırmak istediği bir “yatkınlık” bir “kapasite” haline getirmekte, öte yandan da bunların sonucu olarak ortaya çıkabilecek enerjiyi gücü tersine çevirmekte ve onu katı bir bağımlılık ilişkisinin içine sokmaktadır. Eğer ekonomik sömürü emek gücü ile emeğin ürününü birbirinden ayırıyorsa disipline dayalı baskı da bedende arttırılmış bir yatkınlık ile büyüyen bir egemenlik arasındaki zorlayıcı bağı kurmaktadır .
Disiplin meselesinde her birinin kendine özgü unsurları itibariyle farklı disiplin kurumlarının tarihini yapmak söz konusu değildir. Söz konusu olan yalnızca her biri çok kolayca genelleşmiş olan esas tekniklerin bazılarından oluşan bir örnek dizisi üzerinden kıstas almaktır.
“Ayrıntı” her halükarda uzun zamandan beri ilahiyatın ve çilekeşliğin bir kategorisi haline gelmiştir bile. Her ayrıntı önemlidir. Çünkü tanrının gözünde hiçbir azamet bir ayrıntıdan daha büyük değildir. Ama onun iradesi tarafından istenildiği için çok küçük olan bir şey de yoktur. Ayrıntının yüceliğine dair bu büyük geleneğin içine Hıristiyan eğitiminin okul veya askerlik pedagojisinin son olarak da tüm terbiye biçimlerinin bütün titizlikleri kolaylıkla yerleşebileceklerdir. Tıpkı gerçek mümin için olduğu gibi disiplinli insan içinde hiçbir ayrıntı kayıtsız kalınır nitelikte değildir. Ama bunun nedeni bu ayrıntının içinde saklanan anlamdan çok onu korumak isteyen iktidarın orada bulduğu ganimettir.
İnsanların denetlenmeleri ve kullanılmaları için ayrıntının titiz bir şekilde gözleme alınması ve aynı anda bu küçük şeylerin siyasal olarak hesaba katılmaları kendileriyle birlikte bir teknikler bütününü koskoca bir usuller ve bilgi, tasvir, reçete ve veri corpus’unu (Külliyat) taşıyarak klasik dönem boyunca yükselmişlerdir. Ve modern hümanizmanın insanı hiç kuşkusuz bu önemsiz şeylerden doğmuştur.
Dağıtımlar Sanatı
Disiplin önce bir eylemin mekan içine dağıtılması işine girişmiştir. Bunun için birçok tekniği devreye sokmaktadır.
1) Disiplin bazen çitlemeyi; diğer hepsine nazaran türdeş olmayan ve kendi üzerine kapalı olan bir alanı özelleştirilmesini talep eder. Disipline yönelik monotonluktan korunmuş olan yer. Serserilerin ve sefillerin büyük “kapatılmaları” olmuştur. Bu kapatılmalarında daha gizli ama daha kurnazca ve daha etkili olanları da olmuştur. Kolejler: manastır modeli kendini buralarda yavaş yavaş dayatmıştır. Yatılılık en sık rastlanılan değilse bile en mükemmel eğitim yöntemi olarak gözükmektedir. Kışlalar: orduyu şu serseri kitleyi sakinleştirmek, askerden kaçmaları önlemek, harcamaları denetlemek gerekir. 1719 kararnamesi Güney Fransa’da daha önceden düzene sokulmuş olanların benzeri yüzlerce kışlanın yapılmasını hükme bağlamıştır; burada kapalı tutmak katı bir biçimde olacaktır: “Her şey on ayak yüksekliğinde olan ve her bir kenardan on ayak uzaktaki adı geçen bölümleri çevreleyecek olan bir duvarla çitlenecek ve kapatılacaktır”. Ve bu işbirlikleri “düzen ve disiplin” içinde tutmak için yapılmaktadır. Ve bundan subay sorumludur. Fabrika: aynı durum fabrikada da vardır. Görevli kapıları işçiler içeri girerken açacak mesai sonuna kadar kapalı duracak ve çalma yapmamaları için girişlerde ve çıkışlarda işçilerin üstü aranacak. Fabrika açık bir şekilde manastıra kaleye ve kapalı bir kente benzemektedir.
2) Fakat “çitleme” ilkesi disipline yönelik aygıtlar içinde ne sabit ve vazgeçilmez nede yeterlidir. Bu aygıtlar mekanı daha esnek ve daha ince bir şekilde işlemektedirler. Öncelikle de temel yerleştirme ve çerçeveleme ilkesine göre. Her kişiye kendi yeri; her yere bir kişi. Gruplar halindeki dağıtımdan kaçınmak, ortaklaşa yerleşimleri çözmek, karmaşık, kitlesel veya elden kaçan çoğunlukları çözümlemek. Disiplin mekanı dağıtıma tabi tutulacak ne kadar beden veya unsur varsa o kadar parsele ayırmaya yönelmektedir. Belirsiz dağıtımların, bireylerin denetimsiz kayboluşlarının, karmaşık dolaşımlarının yararsız ve tehlikeli pıhtılaşmalarının sonuçlarını ortadan kaldırmak gerekmektedir. Mevcutları ve namevcutları belirlemek kişilerin nerede ve nasıl bulunacaklarını bilmek yararlı iletişimler kurmak nitelikleri ve liyakatleri ölçebilmek söz konusudur. Demek ki bilebilmek, egemen olabilmek ve kullanabilmek için usuller söz konusudur. Disiplin analitik bir mekanı örgütlemektedir.
Ve burada da eski bir mimari, eski bir dinsel usulle karşılaşmaktadır manastırın hücresi. Tahsis ettiği hücreler tamamen ülküsel hale gelseler de disiplinlerin mekanı her zaman derinliği itibariyle hücreseldir. Belli bir çilekeşlik yaklaşımını bedenin ve ruhun gerekli yalnızlığı demekteydi. En azından bazı anlarda kendi iç dürtülerine ve belki de tanrının katılığına karşı tek başlarına göğüs germek zorundadır.
3) İşlevsel yerleşimler kuralı: disipline yönelik kurumlarda mimarinin genel olarak bir çok kullanıma uygun ve hazır olarak bıraktığı bir mekanı yavaş yavaş düzene sokacaktır. Belirgin mekanlar yalnızca gözetim altında tutma, tehlikeli ilişkileri koparma ihtiyacına cevap vermek için değil, aynı zamanda yararlı bir mekan yaratmak için de tanımlanmaktadır. Bu süreç hastanelerde de özellikle ve ordu ve bahriye hastanelerinde oldukça açıkça ortaya çıkmaktadır. Fransa’da Rochefort deney yeri ve örnek olarak iş görmüşe benzemektedir. Bir liman ve bir askeri liman mal dolaşımları, iyilikle veya zorla askere alınmış insanlar… yasak dolaşımların kesişme yeri. Demek ki bahriye hastanesi tedavi etmek zorundadır. Ama bunu yapabilmesi için bir filtre olması, enseleyen ve çerçeveleyen bir düzenek olması gerekmektedir. Yasa dışılığın ve kötülüğün karışıklığını çözerken bütün bu hareketliliğe ve kaynaşmaya egemen olması gerekmektedir. Hastalıkların ve salgınların tıbbi olarak gözetim altında tutulmaları burada bir dizi başka denetimle dayanışma içindedir. Asker kaçakları üzerinde askeri denetim, mallar üzerinde vergi denetimi, ilaçlar, tayinler… üzerinde idari denetim. Buna bağlı olarak mekanın sıkı sıkıya paylaştırılması ve kapatılması ihtiyacı.
Bireyselleştirici çerçeveleme ilkesi 18.yy’ın sonunda ortaya çıkan fabrikalarda karmaşık hale gelmiştir. Aynı anda hem bireylerin tecrit edilebilecekleri ve yerlerinin belirlenebileceği bir mekanın içindeki dağılımlarını hem de bu dağılımı kendi talepleri olan bir üretim aygıtıyla eklemleştirmeyi sağlamak söz konusudur. Bedenlerin dağılımı, üretim aygıtının mekansal düzenlenişini çeşitli faaliyet biçimlerini “postalar” halindeki dağılım içinde birbirine bağlamak gerekmektedir.
Atölyenin anayolu üzerinde ilerleyerek hem genel hem de bireysel bir gözetim yapmak mümkündür; işçinin mevcudiyetine işine gösterdiği özeni işinin niteliğini fark etmek işçileri birbirleriyle kıyaslamak onları beceri ve hızlarına göre sınıflandırmak.
Böylece tekil bedenler dizinin içinden tamamen okunabilir şekilde olmak üzere cımbızla çekilen emek gücü bireysel birimler halinde çözümlenebilmektedir. Üretim sürecinin bölümlere ayrılmasının altında büyük endüstrinin doğumu sırasında bu bölünmeyle birlikte emek gücünün bireyselleştirici bölünmesi de bulunmaktaydı. Disiplin mekanını dağılımı çoğu zaman bunların ikisini de sağlamıştır.
4) Disiplinde unsurlar aralarında değiştirilebilir niteliktedirler. Çünkü bunların her biri bir dizi içinde işgal ettiği yerler ve onu diğerlerinden ayıran açıklıkla tanımlanmaktadır. Burada birlik böylece alan ve yer değil de “mertebe” olmaktadır. Bir sıralandırma içinde işgal ettiği yer, bir satır ile bir sütünün kesiştikleri nokta birbiri peşi sıra gerçekleşebilecek bir aralıklar dizisi içindeki aralık. Disiplin mertebe sanatı ve düzenlemelerin dönüşümü için bir tekniktir. Onları köklü kılmayan ama paylaştıran ve bir iktidar ağı içinde dolaşıma sokan bir yerleştirme aracılığıyla bireyselleşmektedir.
“Mertebe” 18. yy da bireylerin okul düzeni içindeki büyük dağılım biçimini tanımlamaya başlamıştır. Sınıfta öğrenci sıraları, koridorlar, avlular herkese her ödev ve her sınama için atıf edilen mertebe; öğrencinin haftadan haftaya, aydan aya, yıldan yıla elde ettiği mertebe… bu zorunlu sıralamalar bütünü içinde her öğrenci yaşına performansına hal ve gidişine göre bazen şu bazen de bu mertebeyi işgal etmektedir. Bu gözlerden oluşan diziler üzerinde sürekli yer değiştirmektedir.
Bireylerin sıralı, aralıkların vurgulu hale geldikleri bir mekanda birbirlerinin yerine geçtikleri sürekli bir hareket… Dizisel bir mekanın örgütlenmesi, ilköğretimin en büyük tebrik değişimlerden biri olmuştur. Bu değişimin geleneksel sistemin aşılmasına olanak vermiştir. Bireysel yerleri ayırarak, her birinin denetlenmesini ve herkesin eşanlı çalışmasını mümkün kılmıştır. Öyleyse sınıf, öğretmenin özenli “tasnif edici” bakışları altında, birçok girişi olan tek bir büyük tablo oluşturacaktır: Öğrencilerden her birinin belirlenmiş bir yeri olacak ve bu öğrencilerden hiçbiri okullar müfettişinin emri ve rızası olmadan burayı ne bırakacak, ne değiştirecektir .
Disiplinler “hücreleri”, yerleri ve sıraları örgütlerlerken karmaşık mekanlar imal etmektedirler; bunlar hem mimari hem işlevsel, hem de hiyerarşiktirler. Bunlar sabitleştirmeyi sağlayan ve dolaşıma olanak veren mekanlardı. Bireysel parçalar ayırmakta ve işlemsel bağlantılar kurmaktadırlar; yerleri belirlemekte ve değerleri işaret etmektedirler; bireylerin itaatini garanti altına almaktadırlar, ama aynı zamanda en iyi zaman ve hareket ekonomisini de garantilemektedirler .
Demek ki: ilk büyük disiplin işlemlerinden biri, karmaşık, yararsız veya tehlikeli kalabalıkları düzenli çokluklar haline dönüştüren “canlı tablolar”ın oluşturulmasıdır… Disipline yönelik bu taktik aynı anda hem bireyin birey olarak niteliğinin belirlenmesine, hem de belli bir çoğunluğun içinde düzene sokulmasına olanak verir.
Bu taktik aynı unsurlardan meydana gelen bir bütünün denetimi ve kullanımının birinci koşuludur: “hücresel” denilebilecek bir iktidarın bir mikro-fiziği için taban.
Faaliyetin Denetimi
1) Zaman Kullanımı: eski bir mirastır. Manastır Cemaatleri hiç kuşkusuz onun katı bir modelini önermişlerdir. Bu model hızla yazılmıştır. Bu süreci kolejlerde, atölyelerde, hastanelerde çok erkenden ortaya çıkmıştır. Yeni disiplinler eski şemaların içine yerleştirilirken zahmet çekmemişlerdir.
Ücretli emeğin yaygınlaşması da kendi cephesinden zamanın sıkı bir çerçevelenmesine yol açmıştır. İşçilerin tam zamanında iş başı yapmaları; aynı zamanda kullanılan saatin nitelikli olması da sağlanmıştır. Kesintisiz denetim, gözetmenlerin baskısı, rahatsız edecek veya dikkat dağıtacak her şeyin iptali; bütünsel olarak yararlı bir zaman oluşturmak söz konusudur. Kesinlik ve titizlik, düzenlilikle birlikte disipline yönelik zaman temel erdemleridir.
2) Eylemin zamansal yoğunlaşması: bir askeri birliğin yürüyüşünün denetlenmesinin iki yolu olsun 17.yy başı “askerlerin sıra halinde veya tabur nizamında yürürken trampetin ritmine uygun yürümeye alıştırmak ve bunu yapmak için bütün birliğin aynı ayağı aynı anda kaldırması için sağ ayaktan başlanması gerekmektedir”. Bu iki talimat arasında yeni bir zamanlama demeti “Jest”i ve hareketlerin bölünmesinde yeni bir kesinlik denemesi bedeni zamansal emirlere uyarlamanın başka bir biçimini devreye sokmuştur. Eylem unsurlarına bölünmüştür. Bedenin kol ve bacakları eklemlerin konumu tanımlanmıştır. Her harekete bir yön bir genişlik bir süre tahsis edilmiştir. Bunların birbirlerini izleme düzeni hükme bağlanmıştır. Zaman bedene nüfuz etmekte ve onunla birlikte iktidarın tüm kılı kırk yaran denetimleri de nüfus etmektedirler.
3) Buna bağlı olarak beden ile jestin korelasyon içine sokulması: disipline yönelik denetim yalnızca bir dizi tanımlanmış jestin öğretilmesi veya dayatılmasından ibaret değildir. Bu denetim bir jest ile onun etkinlik ve hızlılık koşulu olan bedenin bütüncül tutumu arasındaki en iyi ilişkiyi dayatmaktadır. Zamanın iyi kullanılmasına olanak veren bedenin iyi kullanımında hiç bir şey aylak yada yararsız olarak kalmamalıdır. Her şey istenilen hareketin desteği olmaya davet edilmelidir. İyi bir disipline sahip bir beden en küçük hareketin işlemsel bağlamını meydana getirmektedir.
4) Beden- nesne eklemleşmesi: disiplin bedenin kullandığı nesne ile sürdürmek zorunda olduğu ilişkilerin her birini tamamlar. Bunların arasında titiz bir çark düzeni kurar. “Silah Omza” hareketinin detaylarının belirlenmesi. Burada karşımızda bedenin aletsel şifrelenmesi olarak adlandırılabilecek şeyin örneği bulunmaktadır.
5) Tüketici kullanma: zaman kullanımının geleneksel biçimin altında yer alan ilke esas olarak olumsuzdu. Aylak olmama ilkesi tanrı tarafından sayılan ve ücreti insanlar tarafından ödenen bir zamanı boşa harcamak yasaktır. Zaman kullanımının israf tehlikesi önlenmeliydi. Disiplin ise olumlu bir ekonomi düzenlemektedir. Zamanın teorik olarak hep artan bir kullanımı ilkesini koymaktadır.
Beden yeni iktidar mekanizmalarının hedefi haline gelirken, kendini yeni bilgi biçimlerine sunmaktadır.
Disipline yönelik usullerin çağdaş tasnif ve tablo halinde dökme tekniklerinde nasıl yer sahibi oldukları görüldü. Bu usullerin aynı zamanda bireylere özgü sorunları ve çoğulluğu işe nasıl dahil ettikleri de görüldü. Aynı şekilde faaliyetin disipline yönelik olarak denetlenmesi bedenlerin doğal mekanizmalarına ilişkin olarak yapılan tüm teorik veya uygulamalı araştırmaların içinde yer almaktadırlar. Ama bu denetimler aynı zamanda bu alanda özgün süreçler keşfetmeye başlamışlardır. En ufak işlemlerine kadar itaatkar olması talep edilen beden bir organizmaya özgü olan işleyiş koşullarını göstermekle ve bunların zıtlaşmalarını ortaya koymaktadır.
Oluşumların Örgütlenmesi
Gobelins okulu bir olgunun bir örneğinden ibarettir. Klasik dönemde tekil varoluşların zamanı ile ilgilenmek üzere bedenler ile güçler arasındaki zaman ilişkilerine hükmetmek üzere ve geçen zamanın hareketini giderek artan bir şekilde kara veya yarara dönüştürmek üzere yeni bir tekniğin geliştirilmesi.
Ve bu iş askeri örgütlenmenin bütün açıklığıyla gösterdiği dört usule dayanacaktır.
1) Süreyi her biri uzmanlaşmış bir sonuca ulaştırmak olan birbirini izleyen veya paralel olan parçalara ayırmak. Örneğin yetiştirme zamanı ile uygulama dönemini soyutlamak. Çırakların eğitimi ile kıdemlilerin çalışmalarını birbirine karıştırmamak. Kısacası zamanı ayrı ve ayarlanmış şubelere ayırmak.
2) Bu şubeleri analitik bir şemaya göre örgütlemek. Bu da eğitimin benzeşmeli tekrar ilkesini terk etmesini gerektirmektedir.
3) Zamansal parçaları belli bir amaca yöneltmek onlara öznenin statü tarafından istenilen düzeye ulaşıp ulaşmadığını işaret etmek onun öğretiminin diğerlerininkine uygun olduğunu garanti etmek ve her bireyin kapasitesini farklılaştırmak gibi üçlü bir işleve sahip olan bir sınav tarafından belirlenen bir son belirlemek.
4) Dizi dizileri kurmak. Herkese düzeyine kıdemine rütbesine göre uygun talimleri hükme bağlamak, ortak talimler farklılaştırıcı bir role sahiptir ve bu farklılık özel talimler içermektedir. Her dizinin bitiminde başkaları başlamakta bir hat meydana getirmekte ve kendi hesabına alt bölümlere ayrılmaktadır. Bu bölümlenme öylesine olmaktadır ki her birey kendini düzeyini ve mertebesini tanımlayan bir dizinin içinde bulmaktadır.
Güçlerin Bileşimi
Sonucu onu oluşturan temel güçlerin toplamından daha yüksek olması gereken üretken bir güç oluşturmak söz konusu olduğunda da ortaya aynı sorunlar çıkmaktadır. Bileşik iş günü çalışmanın mekanik gücünün katlanmasıyla etkisinin mekana yayılmasıyla veya üretim alanının ölçeğine göre daraltılmasıyla, kritik anlarda büyük bir iş miktarının seferber edilmesiyle bu üst üretkenliği kazansın… bu bileşik iş gücünün kendine özgü gücü toplumsal bir işgücü veya toplumsal işin gücüdür. Bizzat işbirliğinden doğar .
Böylece ortaya disiplinin karşılık vermek zorunda olduğu yeni bir talep çıkmaktadır. Etkisi onu oluşturan temel parçaların tasarlanmış eklemleşmeleri aracılığıyla en çoğa çıkartılacak olan bir makine inşa etmek. Disiplin artık yalnızca bedenleri dağıtmak onlardan zamanı çekip almak ve bunu birikimli hale getirmekten ibaret olmayıp etkin bir aygıt elde edebilmek için güçleri birleştirmektir. Bu talep ortaya birçok biçim altında çıkmaktadır.
1) Tekil beden, diğer bedenlerin üzerine yerleştirilecek hareket ettirilebilecek bir unsur haline gelmektedir. Beden kendini çok kesimli bir makinenin bir parçası olarak oluşturmaktadır.
2) Herkesten en fazla güç miktarının çekilip alınarak optimal bir sonuç içinde bir araya getirilmesi için bazılarının zamanının diğer bazılarının zamanına uydurulması gerekmektedir.
3) Güçlerin titizlikle ölçülmüş olan bu bileşimi kesin bir komuta sistemi gerektirmektedir.
Sonuç olarak disiplinin denetlediği bedenlerden itibaren dört cins bireysellik veya daha doğrusu dört nitelikle donatılmış bir bireysellik yarattığı söylenebilir. Disiplin hücreseldir (mekansal dağıtımlar sayesinde) organiktir (faaliyetlerin şifrelenmesi sayesinde) oluşumsaldır (zamanın birikimli hale getirilmesi sayesinde) birleştiricidir (güçlerin birleştirilmesi sayesinde). Ve disiplin bunu yapabilmek için devreye dört büyük teknik sokmaktadır. Tablolar inşa etmekte, manevraları hükme bağlamakta, icraatlar dayatmakta ve son olarak da taktikler düzenlemektedir.
Disiplinsel uygulama: Belirli yerlere koyulmuş bedenler, şifrelenmiş faaliyetler ve biçimlendirilmiş yatkınlıklarla çeşitli güçlerin hasılalarının bunların hesaplanmış bileşimleri sayesinde arttırıldığı aygıtlar inşa etme sanatı olan taktik hiç kuşkusuz disiplinsel uygulamanın en yüksek biçimidir.
İyi Terbiye Etmenin Araçları
Disiplinsel iktidarın başarısı hiç kuşkusuz basit aletlerin kullanı